img_7213

Yeni Türk Ehliyeti İsveç’te değiştirilebilir mi ?

Türkiye’de 1 Ocak 2016’dan itibaren “uluslararası standartta” çipli ve parmak izli yeni Türk ehliyetleri verilmeye başlandı. 2020 yılı bitimine kadar eski ehliyetlerin yenisiyle değiştirilmesi gerekiyor. 

Yeni Türk ehliyetlerinin Avrupa’da ve tabii ki İsveç’te geçerli olup olmayacağı ve İsveç ehliyetiyle değiştirilip değiştirelemeyeceği konusunda ortada bir sürü dedikodu ve söylenti dolaştırılıyor ?

* Peki yeni Türk ehliyeti İsveç ehliyetiyle değiştirilebiliyor mu ?

Hayır ! değiştirilemiyor.

Türk ehliyeti ister çipli ve biyometrik fotoğraflı olsun isterse de som altından yapılmış olsun, bugün için kesinlikle İsveç ehliyetiyle değiştirilemez !

* Türk ehliyeti çipli olunca İsveç değiştirmeyi kabul ediyor mu ?

Hayır kabul etmiyor !

Çünkü Türk ehliyeti’nin İsveç’te sürekli geçerli olabilmesi ya da İsveç ehliyetiyle değiştirilebilmesi için ya Türkiye’nin AB tam üyesi olması ya da İsveç Meclisi’nde buna ilişkin bir özel yasa çıkarılması gerekmektedir.

Türkiye’nin AB tam üyesi olması nasıl ham bir hayal ise İsveç Meclisi’nde özel yasa çıkarılması da tatlı bir rüyadır !

Yeni çipli Türk ehliyeti. Ön ve arka yüzü.

* Türk ehliyeti İsveç’te ne kadar süre geçerlidir ya da kullanılabilir ?

Türk ehliyeti aynı diğer yabancı ülke ehliyetleri gibi ister eski çipsizi ister yeni çiplisi olsun, önceden de olduğu gibi İsveç’e ilk nüfus ikamet kaydını (folkbokförd) yaptırdıktan itibaren sadece bir yıl süreyle (özel ve istisnai durumlarda uzatılabilir) geçerlidir. 

Yani Türk ehliyeti İsveç’te sadece 1 yıl süresince kullanılabilir. 1 yıldan sonra geçersiz olur. 

Bir başka deyişle birkaç yıldır İsveç’te kalan ya da  İsveç’te 1 yıl ya da daha fazla süredir ikamet kayıdını yaptırmış olarak yaşamış olan birisi, İsveç’te Türk ehliyetini bir gün bile kullanamaz !

* İsveç’te yaşayan birisi gidip Türkiye’den ehliyet alsa bunu İsveç’te kullanabilir mi ?

Hayır kullanamaz !

Bir yıldan fazla süredir İsveç’te yaşayan birisi  “- İsveç’te ehliyet almak hem pahalı hem de zor, Türkiye’de ise neredeyse hem bedava hem de çok kolay, en iyisi ben Türkiye’den bir ehliyet alıp en azından İsveç’te 1 yıl araba sürerim ” diye düşünürse hata eder ve sadece Türkiye’de tatil yapmış olur !

Çünkü bu kişinin Türkiye’den alacağı Türk ehliyeti İsveç’te hiç bir işe yaramaz !

Çünkü İsveç’te ikametli olarak 1 yıldan fazla kalanlar Türkiye’den alacakları yeni Türk ehliyetini İsveç’te hiç bir şekilde kullanamaz!
Bu durumda İsveç’te Türk ehliyeti kullanabilenler sadece Türkiye’den  ehliyetli olarak İsveç’e yeni gelenler ve kısa süreliğine İsveç’i ziyaret eden Türk turistlerdir.

*İsveç trafik yasaları ve kuralları Türk ehliyeti için de geçerli midir ?

Evet tam olarak geçerlidir. 

İsveç’te Türk ehliyetiyle araç kullananlar İsveç trafik yasaları ve kurallarına tam olarak uymakla yükümlüdürler. 

Herhangi bir trafik kuralını çiğnedikleri takdirde aynı diğerleri gibi para cezası alırlar. 

İşledikleri trafik suçunun ağırlığına bağlı olarak polis tarafından ehliyetine el konulabilir veya İsveç Ulaşım Kurumu (Transportstyrelsen) tarafından ehliyetleri belli bir süreliğine geri çekilebilir ya da tamamen iptal edilebilir !

Ayrıca İsveç’te Türk ehliyetinin kullanılabilmesi için bu ehliyetin Türkiye’de geçerliliği bulunması şarttır. 

İsveç Ehliyeti…

* İsveç’te hangi ülkelerin ehliyeti İsveç ehliyetiyle değiştirilebilir ?

İsveç’te sadece AB/EES (Avrupa Birliği / Avrupa Ekonomik İşbirliği Bölgesi) üyesi olan şu ülkelerin ehliyetleri kullanılabilir ve istendiğinde İsveç ehliyetiyle sınavsız değiştirilebilir:

Almanya, Belçika, Bulgaristan, Kıbrıs, Danimarka, Estonya, Finlandiya,
Fransa, Yunanistan, İrlanda, İzlanda, İtalya, Hırvatistan, Letonya, 
Liechtenstein, Litvanya, Luxemburg, Malta, Hollanda, 
Norveç, Polonya, Portekiz, Romanya, Slovakya, Slovenya, İspanya, İngiltere, Çek, Macaristan ve Avusturya.

Ayrıca özel anlaşmalı olan İsviçre ve Japonya ehliyetleri de İsveç’te değiştirilebilir.

Bu sayılan ülkeler dışında ABD dahil başka hiçbir yabancı ülkenin ehliyeti İsveç’te değiştirilemez !

* Yeni çipli Türk ehliyeti İsveç’te geçerli olacak haberleri yalan mı ?

Evet bu haberler yalan, hem de kuyruklu bir yalandır !

Eski Türk ehliyeti ile yeni çipli ehliyet arasındaki en önemli fark yeni ehliyetler uluslararası normlara göre yapıldığı için önceden eski ehliyetlerin yanında bulundurulması gereken “Uluslararası Sürücü Belgesi” çevirisi olmadan da tek başına kullanılabilmesidir !

Yani aradaki tek fark yenisinin üstünde çip ve hologram taşıdığı için daha güvenlikli olması dışında İngilizce ibareli olma kolaylılığına sahip olmasıdır !

Eski Türk ehliyetinizi 2020 yılına kadar değiştirilmek zorundasınız.

* Niçin Yeni Türk Ehliyeti yalan haberleri yapılıyor ?

İsveç toplumunu pek tanımayan, çoğu uygulamalarını dil sıkıntısından dolayı çok da iyi kavrayamayan ve söylentilere kolayca inanan saf vatandaşlarımızı kandırıyorlar. 

Bazı ne idüğü belirsiz ve niteliksiz sabal haber siteleri, İki de bir temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp ‘Yeni Türk ehliyeti İsveç’te ne zaman geçerli olacak‘ ya da ‘Yeni Türk pasaportuna vize yok‘ yalanını ortaya atarak, bu düzmece haberleriyle sitelerinin tıklanma sayısını artırıyorlar ve böylece bu söylentileri gerçek sanan insanların sırtından oturdukları yerden reklam parası kazanıyorlar.

Ne diyelim ?

Bir kez daha üstüne basarak söyleyelim !

Yeni çipli ve biyometrik fotoğraflı Türk ehliyetinin İsveç ehliyetiyle değiştirilmesi ya da 1 yıldan fazla kullanılması kesinlikle mümkün değildir ve bu söylenti kocaman bir yalandır !

Konuştuğum İsveç Ulaşım Kurumu (Transportstyrelsen) çalışanları da bu sözde sanal gazetenin Türk ehliyeti uyduruk haberlerinden bıkmışlar. 

“-Bizi telefonla arayanlara gazete haberinin yalan olduğunu, internet sayfamızda bu konuda ayrıntılı bilgilerin yer aldığını söylememize rağmen bazıları hala bize değil bu yalana inanıyorlar !” diye serzenişte bulunuyorlar. 

Birilerinin bir yerlerde : “flaş flaş flaş, Türk ehliyeti ne zaman değiştirilebilecek,  ne yapmanız gerekiyor? ” diye yalan haberlerini görür de okursanız hiç ciddiye almayın ve sakın aldanıp ta inanmayın dostlar !

Bu türden hokkabazlara hiç kulak asmayın !

Benim araştırıp yazdığım bu doğru ve gerçek bilgilere inanın !

Bana da inanmazsanız lütfen kendiniz araştırın !

Hepsinden önemlisi de İsveç’te sağlıcakla kalın !

TANER YILDIZ

img_7141

“Bu fon bir paralel hazinedir ve bir aile şirketidir !”

Türkiye Selin Böke’ nin Varlık Fonu konuşmasını ayakta alkışlıyor. 

BU DÜZEN YIKILACAK, YERİNE HALKIN DÜZENİ KURULACAK !

Bu bir Varlık Fonu değildir, bu tamamen keyfi yönetilecek bir Saray İpotek Fonu’dur, bir Borçlanma Fonu’dur !

Halkın malı, ülkenin geliri bütçeden çıkartılıyor ve sarayın şirketine devrediliyor !

Türkiye’nin on yıllar boyunca var ettiği kamu kurumları altüst ediliyor! 

Zaten zor durumda olan Türkiye ekonomisi bir felakete sürükleniyor !

Başına getirilen yönetimden bunun bir Saray şirketi olduğu çok açık görülüyor !

Asker çocuklarımızın canına da açık bir ipotek konuluyor !

İşte CHP sözcüsü Selin Sayek Böke’nin açıklaması :


Dün Ziraat Bankası, Türkiye Petrolleri, PTT, BOTAŞ, Borsa İstanbul, Türksat, Türk Telekom’un Hazine hisseleri, ETİ Maden ve Çaykur, adı Varlık Fonu olan kendisi ise bir ‘Saray İpotek Fonu’ olan paralel hazineye aktarılmış oldu.

Bir fonun varlık fonu olabilmesi için bir varlığa dayanması gerekir. Türkiye’nin ise petrolünün, emtiasının, yüksek gelirinin ve bir tasarrufu bulunmuyor. 

Dolayısıyla Türkiye’de bir varlık fonu oluşturulabilecek bir varlık yok. 

Türkiye borçlu. 

Bu koşullarda kurulan bir fon ancak şunu yapabilir: 

Kamu kurumlarını kendine alır, ipotek eder, teminat gösterir ve bu ipotek ettiği kamu kurumları üzerinden borçlanır. Yani kurulan fon, bir kaynağı, yatırıma dönüştürme fonu değildir. 

Kurulan fon, kendi üzerine aldığı kamu kaynaklarını ipotek ederek, yani bizim geleceğimizi ipotek ederek, yeniden borçlanma mekanizmasıdır. Bu bir borçlanma fonudur, bir varlık fonu değildir. 

Daha da acısı ülkenin kurumlarını, devletini, 80 milyonun ortak kaynağını ipotek ettirir ve ne için kullanacağını dahi söylemez. Bir yeniden bir borçlanma mekanizması kurar. 

Bu neye benziyor biliyor musunuz?

Babadan kalma evi ipotek ettirip hayali yatırımlarla batıran bir evlat gibi Cumhuriyetin emek emek, yıllarca, herkesi dahil ederek inşa etmiş olduğu, halkın mallarını ipotek edip yandaşlara, batık projelere ve geleceği olmayan yerlere harcayıp kaynağı tüketmek demek. Kısacası adına Varlık Fonu denen bu şey, esasında kanunla kurulmuş bir aile şirketidir. 

Başına getirilmiş olan yönetimden bu aile şirketinin, bir saray şirketi olduğunu da çok açık bir biçimde görüyoruz. 

Halkın malı, ülkenin geliri bütçeden çıkartılıyor ve sarayın şirketine devrediliyor. 

Yiye yiye, sata sata beş kuruş bırakmayıp, en sonunda evi ipotek ettirip, hanımın bileziklerini bozduranın başına ne gelirse bugün Türkiye’nin altın bileziklerini bozduranlar, Türkiye’nin başına aynı derdi sarmaktalar. 

Başımıza ne geleceğini çok iyi biliyoruz.”

Fona devredilen kurumların 2016 yılında Türkiye bütçesine yaptığı katkı 5 milyar liradır. 

Bugün bütçeden eksilen bu 5 milyar liranın yerine yeni vergi mi koyacaksınız, cezaları, harçları mı artıracaksınız, otoyollara yine zam mı yapacaksınız? 

Sağlık katkı paylarını yine artıracak mısınız? 

Eğer vergiyi arttırmayacaksanız, yeni zamlarla yeni gelir kapıları açmayacaksanız, o zaman bütçeyi açığa ve ekonomiyi bir çöküşe mi sürükleyeceksiniz?

Bu fon sadece Sayıştay denetiminden muaf değil. 

Bu fon, kamu ihalesinden de muaf, sermaye piyasalarının kontrolünden de muaf, devlet memurları mevzuatına da tabi değil. 

Bu fon tamamen keyfi yönetilecek bir fon. 

Yönetimin başına da sarayın danışmanı getirilmiştir.

Bu fona Savunma Sanayi Destekleme Fonu’nun 3 milyar lirası da aktarıldı. 

Bugün sınır ötesinde canı pahasına bizlerin güvenliğini sağlamak, bu ülkeyi savunmak için can derdinde olan Mehmetçiklerimiz var. 

Savunma sanayisinin bir parçası olan Mehmetçiklerimiz var. 

Onları daha iyi korumak için 3 milyar lirayı kullanmak yerine, savunma sanayisinden bu 3 milyar lirayı alıp adı Varlık Fonu olan bu ipotek fonuna aktaranlar, sadece mali bir ipotek koymuyor, bugün çocuklarımızın canına da açık bir ipotek koymuş oluyor.

Bu fona ileride başka fonların da aktarılması ihtimali var.

Elinizi 6.5 milyonun işsizliğine son vermek için kullanılması gereken İşsizlik Fonu’na sakın ha uzatmaya kalkmayın !

Elinizi 6 milyon asgari ücretlinin zar zor mecburen biriktiriyor olduğu BES’e sakın ha uzatmaya kalkışmayın

Vatandaşın cebinden elinizi çekin !

Fona devredilen kurumları cumhuriyetin eserleridir, Türkiye’nin tarihidir. 

Dün alınan bu karar, ekonomide açık bir çaresizliğin tezahürü ve bir iflasın itirafıdır. 

Türkiye Varlık Fonu’nun kurulmasına ilişkin yasayı, iptali için CHP olarak Anayasa Mahkemesi’ne götürdük. 

AKP ne yaparsa yapsın, bu yandaş düzeni derinleştirmesine izin vermeyeceğiz. 

Bu yandaş düzen, bu tip yamalarla kurtarılabilecek bir yerde değil artık. 

Türkiye hep beraber bu düzene ve bu düzeni derinleştirmek için bize dayatılmış olan rejim değişikliğine ‘Hayır‘ diyecek. 

Bu düzen yıkılacak, yerine halkın düzeni kurulacak” 

Selin Sayek Böke / CHP Sözcüsü

Ne diyelim ?

Doğruları dillendiren keskin diline ve halkı için çarpan cesur yüreğine sağlık sayın Selin Sayek Böke !

İyi ki varsınız Selin hanım !

İyi ki varsın CHP !

TANER YILDIZ 

Selin Böke’nin konuşmasını izlemek için lütfen tıklayın:

img_7099

“- Kürtle Türkün kucaklaşacağı bir sürecin başlaması zorunludur !”

Ahmet Türk kelepçe konusunda ne dedi ?

Baykal ve Bahçeli’ye niçin teşekkür etti ?

Kürtler niçin Türkler için tehlike değildir ?

Türkiye birlikte nasıl normalleştirilebilir ?

Cezaevinden tahliye edilen eski Mardin Büyükşehir Belediye Eşbaşkanı Ahmet Türk, tepki doğuran fotoğrafı ve diğer konularda önemli açıklamalar yaptı. 

Vicdani desteklerinden dolayı Deniz Baykal ve Devlet Bahçeli’ye teşekkür etti !

“- Herkesin yeniden düşünmeye ihtiyacı var. Biz de eksik ve yanlışlarımızı ortaya koymalıyız. Ama devlet de gerçekten kucaklayıcı bir anlayışı, ciddi bir şekilde ortaya koymalıdır” diyen 75 yaşındaki Kürtlerin bilge kişisi Ahmet Türk‘ün açıklaması şöyle:

* Tutuklanacağımı tahmin ediyordum !

 “- Arkadaşlarımızın, benim gözaltına alınmayacağıma ilişkin düşünceleri vardı.  Ama ben tam tersini düşünüyordum. 

Selahattin Demirtaş gibi çok sayıda kişiyi aldılar, bunu bizi sindirmek için yaptılar.  Bundan dolayı gözaltına alınacağımı tahmin ediyordum.

Baykal, Ahmet Türk’ün tutuklu olduğu dönemde Mardin’e giderek Ahmet Türk’ün evine geçmiş olsun ziyaretinde bulunmuştu.
* Baykal’a teşekkür ediyorum!
Ben mahkemedeyken Deniz Beyin (Baykal) geldiğini avukatlar söyledi bana. Ailemi ziyaret edip, savcılığa gelmişti. Fakat o ortamda görüşme imkanımız olmadı. 

Kendilerine çok teşekkür ediyorum. 

Tutuklandıktan sonra, sağdan sola kadar, her insan büyük bir duyarlılık gösterdi. İdeolojik bir tartışmaya girmeden. 

Türkiye’deki en sağcı, en solcu vicdan sahibi herkes tutuklanmama karşı tepkilerini ortaya koydular. 

Tahliye edilmem konusunda kamuoyunda yoğun bir baskı oluştu. Bu konuda emeği olan herkese teşekkürlerimi iletiyorum.

* Bahçeli’ye de teşekkür ederim!

Sayın Bahçeli, vicdani bir sorumluluğu yerine getirdi. Bir parti hesabı yapmadan, vicdani sorumluluğu yerine getirdi. 

Kendisine teşekkür etmek istiyorum. İmkanım olursa kendisini ziyaret edeceğiz. Akademisyenler de aynı tepkiyi gösterdi. 

Sonuç olarak, bir bütün olarak şunu gördük, biz biraz daha demokrasiyi insan haklarını, hukuku, ortak yaşamı biraz daha ciddi bir şekilde ele alırsak, inanıyorum ki her taraftan da destek gelir, sorunları da çözmüş oluruz.

* Türkiy’yi birlkte normalleştirebiliriz !

Tabii bir şahsın bırakılması meseleyi çözmüyor. 

Genel Başkanlarımız, belediye başkanlarımız, hemen hemen bütün yöneticilerimiz içerde. 

Türkiye’nin normalleşmesi, yeni bir dönemin başlaması için sorunların barışçıl yöntemlerle çözüm için umut ediyoruz. 

12 Eylül sürecini yaşadım, 1994 yılları yaşadım. Sonuç olarak diyalogdan başka bir seçenek yok. 

Umut ediyorum ki kısa bir süre içinde ortak bir akıl ortaya çıkar, silahlar tamamıyla Türkiye’nin gündeminden çıkar. 

Barış içerisinde bu toplumda gelişen öfkeyi ortadan kaldırmış oluruz. 

* Halklar arasında bir sorun yok ! 

Yürütülen yanlış siyasetler, halkların arasında bir öfkenin bir gerginliğin büyümesine neden olmuş. 

Ama biz gerçekten tüm halkımızı kucaklayacak, özgürlükleri esas alacak, demokrasiyi esas alacak bir yaklaşımı ortaya koyabilirsek, bu yaşadığımız olumsuzluklar ortadan kalkar. 

Çünkü biliyoruz, silah ve çatışma asla sorunu çözmüyor. 

Ne olursa olsun, bedeli çok ağır olmuş olabilir, Türk, Kürt ve Arap halkı için, sonuçta oturup ortak bir formül bulma dışında başka bir seçenek yok.


*Askerler bana nazik davrandı, hatta şakalaştık !

Beni mahkemeye de hastaneye de götürdüler. Tabi hastaneye giderken, askerler çok nazik davrandılar. 

Hastaneye giderken kelepçe takılmadı. 

İki jandarma koluma girdi. Yerler buzlu olduğu için ben de önüme bakıyordum. Ondan dolayı böyle bir fotoğraf ortaya çıktı. 

Dürüstçe konuşmak lazım. Bana karşı zorlayıcı bir yaklaşımları olmadı. Tam tersine çok insani bir yaklaşım sergilediler. 

Beni götüren ekip, görevini yapıyordu. İnsani bir yaklaşım sergilediler. 

Bir sıkıntım olmadı. Kelepçe de takılmadı. Sonra da Adli Tıp’a gittiğimizde kimse koluma bile girmedi. 

Ben onlarla şakalaşıyordum, beni bıraksanız da kaçmam diye şakalaştım. 

Onlar da bana kaçmayacağımı bildiklerini, biri bana saldırmaması için, bir şey olduğunda onlar zor duruma düşeceklerin söylediler.

*Herkesin yeniden düşünmeye ihtiyacı var !

Şu an zaman zaman insanlar umutsuzluğa kapılıyor. Ama düşünüp tartıştığımız zaman başka seçenek de yok. 

Türkiye’nin demokratikleşmesinde, sorunları tartışma dışında başka bir seçenek yok. 

Mutlaka bu bir gün gelişecektir diye düşünüyorum. 

Bugün Ortadoğu’da yaşananlar görüyoruz. 

Kürdün Türkü, Türkün Kürdü kucaklayacağı bir sürecin başlaması zorunludur. 

Ben şunu iddia ediyorum; Kürt ve Türk’ün bin yıllık ilişkisi var. 

Türkiye biraz da dostane davransa, inanın Irak Kürdü de Suriye’deki ve buradaki Kürdün de dostu olur. 

Milliyetçi anlayıştan kendimizi kurtarmamız lazım. 

Bugün Ortadoğu’da, Rojava’da görüyoruz, bütün sıkıntılara rağmen Kürtlerden Türkiye’yi rahatsız edecek bir şey gelişmedi. 

Kürtler orada Araplara da bir saldırı yapmadı. Kendilerini koruyorlar. 

Ama Türkiye’de Kürtlerin ve Türklerin geçmişi çok fazla. Osmanlı İmparatorluğu’ndan günümüze gelen. Yeter ki birbirimize güvenecek bir ortam yaratalım.

* Kürtler Türkler için bir tehlike değildir !

Kürtler potansiyel bir tehlike değildir Türkiye için. Bunu kavratmak gerek. İnsanlarımıza bunu anlatmak lazım. 

Öyle bir süreçte yaşıyoruz ki artık herkesin nefes almaya ihtiyacı var. 

Herkesin yeniden düşünmeye ihtiyacı var. Biz de eksik ve yanlışlarımızı ortaya koymalıyız. 


Ama devlet de gerçekten kucaklayıcı bir anlayışı ciddi bir şekilde ortaya koymalıdır.”

Ne diyelim ?

Barışçı ve silahlı çözüm karşıtı Ahmet Türk’ün bilge sözlerine kulak verilmelidir.

Aksi takdirde Türkiye yarın Ahmet Türk’ü çok arar da bulamayabilir !

TANER YILDIZ 

img_6694

Ahmet Türk derhal serbest bırakılsın !

Aralarında akademisyen, şair, yazar, gazeteci ve hukukçuların yer aldığı 142 aydın isim, belediye hizmetlerinden dolayı ‘örgüt üyeliği’ suçlamasıyla 21 Kasım da evinden polislerce gözaltına alınıp, 24 Kasım 2016 tarihinde tutuklanan Mardin Büyükşehir Belediye Eş Başkanı DBP’li Ahmet Türk’ün derhal serbest bırakılmasını bir bildiriyle talep ettiler.

İmzacılar arasında müzisyen Zülfü Livanelli, gazeteci Banu Güven, sinema oyuncusu Müjde Ar ve oyuncu Fikret Kuşkan’da var.

İşte o Bildiri ve İmzacıları: 

Ülke tarihimizin ve siyasetimizin önemli ismi Ahmet Türk, Mardin Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevini sürdürürken, görevinden alınarak tutuklanmış, önce İstanbul Silivri Cezaevi’ne daha sonra Elazığ Cezaevi’ne gönderilmiştir.

Siyasetin her alanında faaliyet yürütmüş olan Ahmet Türk, bu deneyimini, şiddetten arınmış bir siyasi nezaketle yıllarca sürdürmüş saygın bir siyasetçidir. 

Demokrat ve barışçı kimliğiyle tanınan Ahmet Türk, yaşamı boyunca da bu ilkelere bağlı kalmış ve çok geniş, farklı çevrelerin de ilgisini, sempatisini, saygısını haklı olarak kazanmış aydın bir kişiliktir.

Tutuklanma gerekçeleri belediye hizmetleriyle ilgilidir. 

Oysa başkanlığı süresince hakkında onlarca inceleme ve denetleme yapılmış ve sonucunda denetleyenlerce kendisine olumlu rapor verilerek teşekkür edilmiştir.

İlerleyen yaşı ve yaşadığı rahatsızlıklar dikkate alınmaksızın hukuksuz ve haksız yere tutuklanmıştır. 

Tutuksuz yargılamayı esas kabul eden bir hukuk sisteminde demokratik yollarla seçilmiş siyasetçilerin cezaevlerinde tecritte ve kötü koşullarda tutulmaları nedeniyle endişeliyiz.

Ahmet Türk kalbinde pille yaşamaktadır. 

Cezaevi koşullarının sağlık durumunu daha da kötüleştireceği açıkça ortadayken tutuklu yargılanmasında ısrar etmenin vahim sonuçlara neden olabileceğini düşünüyoruz.

Bizler, onu tanıyor, biliyor ve aşağıda imzası bulunanlar olarak, sağlık durumu da dikkate alınarak Ahmet Türk’ün derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz.”

Ne diyelim 

Kalp pili taşıyan ve gözünde katarakt oluşan 74 yaşındaki Türk’ün tutuklu olarak yargılanması toplumun her görüşten tüm kesimlerinin vicdanını yaralamıştır. 

Daha önceleri de uzun yıllar hapiste yatırılan Türk, Türkiye siyasetinin çatışmadan ve polemikten uzak duran, her kesimle insani ilişkilere özen gösteren ve efendi kişiliğiyle göz dolduran önemli ve değerli bir  isimdir.

Bu zamana kadar siyasetin her alanında faaliyet yürütürken de takındığı şiddetten uzak duran demokrat tavrı ve barışçı kimliğiyle tanınmıştır. 

Tutuklama kaçma riski olmadıkça en son başvurulması gereken bir tedbirdir. 

Ahmet Türk’ün siz zorlasanız bile ülkesinden kaçmayacağını düşmanları bile iyi bilir.  Tüm uzun siyasi yaşamı boyunca bunu defalarca ispatlamıştır. 

Bu vicdanları sızlatan bir zulümdür.

Ahmet Türk derhal serbest bırakılmalıdır !

TANER YILDIZ

İmzacılar

Ahmet İnsel – Akademisyen
Ahmet Özer – Akademisyen
Ahmet Özmen – Avukat
Ahmet Telli – Şair
Ahmet Ümit – Yazar
Akın Birdal – İnsan Hakları Savunucusu
Akif Kurtuluş – Şair
Arif Keskiner – Film Yapımcısı/ Yönetmen
Arif Sağ
Müzisyen
Arzu Çerkezoğlu – Doktor
Aydın Engin – Gazeteci
Ayhan Erdoğan – Avukat
Ayşe Erzan – Akademisyen
Ayşe Yıldırım – Gazeteci
Ayşegül Devecioğlu – Yazar
Bahri Bayram Belen – Avukat
Banu Güven
Gazeteci
Barış Atay – Oyuncu
Baskın Oran – Akademisyen
Başar Yaltı – Avukat
Belkıs Akkale
Müzisyen
Berat Günçikan – Gazeteci
Burhan Şenatalar – Akademisyen
Burhan Şeşen
Müzisyen
Cahit Berkay
Müzisyen
Can Dündar
Gazeteci
Celal Başlangıç – Gazeteci
Celal Yıldırım – Hekim
Ceyda Karan – Gazeteci
Deniz Türkali – Sinema Oyuncusu
Doğan Bermek – Mimar
Edip Akbayram
Müzisyen
Emin İgüs – Müzisyen
Emine Uşaklıgil – Yazar
Ercan Demir – Avukat
Ercan Karakaş
Siyasetçi
Ercan Kesal – Sinema Oyuncusu
Ergin Cinmen – Avukat
Erol Katırcıoğlu – Akademisyen
Erol Kızılelma – Denizci
Erol Önderoğlu – Gazeteci
Eşber Yağmurdereli – Avukat
Faruk Eren – Gazeteci
Fatih Polat – Gazeteci
Fehim Işık – Gazeteci
Fehim Taştekin – Gazeteci
Ferhat Tunç – Müzisyen
Fikret Kuşkan – Sinema Oyuncusu
Gencay Gürsoy – Akademisyen
Gökhan Durmuş – Gazeteci
Gülendam Şan Karabulutlar – Avukat
Gülseren Onanç – İş İnsanı
Gülten Kaya – Müzik Yapımcısı
Gürhan Ertür – İletişim Danışmanı
Hacer Ansal – Akademisyen
Hakan Bakırcıoğlu – Avukat
Hakan Tahmaz – Yazar
Halis Yıldırım – Avukat
Haluk İnanıcı – Avukat
Hasan Fehmi Demir- Avukat
Hasan Kıvırcık – Mimar
Hilmi Yarayıcı – Milletvekili
Hüseyin Aykol – Gazeteci
Hüseyin Turan – Müzisyen
Hüsnü Okçuoğlu – Siyasetçi
Hüsnü Öndül – Hukukçu
İbrahim Kaboğlu – Akademisyen
İnci Hekimoğlu – Gazeteci
İrfan Aktan – Gazeteci
Jülide Kural – Tiyatrocu
Kamil Tekin Sürek – Avukat
Karin Karakaşlı –Gazeteci
Kemal Aytaç – Avukat
Kumru Başer – Gazeteci
L.Doğan Tılıç – Gazeteci
Mazlum Çimen – Müzisyen
Mebuse Tekay – Avukat
Mehmet Ümit Erdem – Avukat
Mehveş Evin – Gazeteci
Melek Ulagay Taylan – Belgeselci
Menderes Samancılar – Sinema Oyuncusu
Metin Özülkü – Müzisyen
Mihriban Kırdök – Avukat
Murat Belge – Yazar
Murat Çelikkan – Gazeteci
Mustafa Atalay – Muhasebeci
Müjde Ar
Sinema Oyuncusu
Müjgan Arpat – Gazeteci
Namık Kuyumcu – Şair
Nazım Alpman – Gazeteci
Nebil Özgentürk – Gazeteci
Nesrin Nas
Siyasetçi
Nesteren Davutoğlu – İletişim Danışmanı
Neşe Erdilek – Sosyolog
Nevzat Onaran – Gazeteci
Onur Akın – Müzisyen
Orhan Alkaya – Şair
Orhan Pamuk
Yazar
Orhan Silier – Tarihçi/Fizikçi
Osman Kavala – İş İnsanı
Osman Özgüven – Siyasetçi
Oya Baydar – Yazar
Oya Ersoy – Avukat
Ömer Faruk Gergerlioğlu – Hekim
Ömer Madra – Yazar
Özgür Altın – Avukat
Özgür Mumcu
Gazeteci
Özlem Dalkıran – Tercüman
Ragıp Yavuz – Yönetmen
Reis Çelik – Yönetmen
Rıdvan Turan – Hekim
Rıza Türmen
Diplomat
Rona Aybay – Akademisyen
Rutkay Aziz
Tiyatrocu
Sadık Gürbüz – Müzisyen
Salih Bolat – Şair
Salih Zeki Tombak – Şair
Salman Kaya – Siyasetçi
Semra Somersan – Gazeteci
Several Ballıkaya Çelik – Avukat
Sezgin Tanrıkulu – Siyasetçi
Sibel Oral – Gazeteci
Suavi – Müzisyen
Süleyman Çelebi – Sendikacı
Şebnem Korur Fincancı – Akademisyen
Şerafettin Can Atalay – Avukat
Tarhan Erdem – Yazar
Tatyos Bebek – Hekim
Tolga Sağ – Müzisyen
Tuğrul Keskin – Şair
Turgay Olcayto – Gazeteci
Tülay Ateş – Avukat
Ümit Kıvanç – Yazar
Yasemin Bektaş – İletişim Danışmanı
Yasemin Çongar – Gazeteci
Yeşim Ustaoğlu – Senarist
Yetvart Danzikyan – Gazeteci
Yılmaz Odabaşı – Şair
Zeynep Altıok Akatlı – Siyasetçi
Zeynep Tanbay – Koreograf
Ziya Halis – Siyasetçi
Zülfü Livaneli
Müzisyen

spdb8b65

Bugün insanlığın ağladığı Holokost Günü !

Bugün Almanların utandığı Yahudi Soykırımı Günü’dür!

Bugün herkesin vicdanının sızladığı Nazi Katliamı Günü’dür!

Bugün Yahudilerin En Kara Günü’dür !

72 yıl önce bugün 27 Ocak’ta Yahudi Soykırımı Holokost’un simgesi olan ve Alman Nazileri tarafından Polonya’da kurulan, içinde insanların yakıldığı fırınları ve zehirlendiği gaz odaları bulunan;  Ölüm Kampı Auschwits- Birkenau, Sovyet askerlerince kurtarılmıştı. 

Bugün 6 milyon suçsuz ve savunmasız insanın sırf Yahudi oldukları için topluca bir katliama kurban gittikleri gündür.

Bu sembolik kurtuluş günü 2005 yılında BM kararıyla “Uluslararası Holokost Kurbanlarını Anma Günü” olarak ilan edildi.

Bu günde dünyanın her yerinde  toplu Yahudi soykırımı’ın diğer adı olan  Holokost kurbanlarını anma etkinlikleri yapılarak, insanlık tarihinin yüz karası ve Almanların vicdanlarından hiçbir zaman silemeyecekleri bir kara leke olan lanetli Yahudi Soykırımı’nın unutulmaması  ve bu  ırkçı vahşet  konusunda farkındalık yaratılması amaçlanmaktadır.

Ben de bu dünya insanlığının başına gelmiş en büyük felaket olan ırkçılık katliamının 6 milyon kurbanını 10 korkunç soykırım fotoğrafıyla anmak istedim…

Dachau Toplama kampında gaz odalarında zehirlenmiş ve üstüste üste istiflenmiş esirler fırınlarda yakılmayı bekliyor. 1945 Mayıs ayı.
1942 yılında yapılan Wannse konferansında Alman Nazileri ’Yahudi sorunu’nun kesin çözümü olarak ’toplu soykırım’ kararı aldı. Bu soykırımda çoğunluğu toplama kamplarında 6 milyon yahudi önce gaz odalarında zehirlendi sonra da fırınlarda yakıldı. 1944 Ocak ayı.
1942 yılında yapılan Wannse konferansında Alman Nazileri ’Yahudi sorunu’nun kesin çözümü olarak ’toplu soykırım’ kararı almıştı. Bu soykırımda çoğunluğu toplama kamplarında 6 milyon yahudi önce gaz odalarında zehirlendi sonra da fırınlarda yakıldı. 1944 Ocak ayı.
Alman Buchenwald Toplama kampında esirler. Nobel ödülü alan Elie Wiesel ikinci sırada soldan altıncı. Resim Amerikan birlikleri esirleri kurtarmak için kampa geldiklerinde çekilmiş.
Alman Buchenwald Toplama kampında esirler. Nobel ödülü alan Elie Wiesel ikinci sırada soldan altıncı. Resim Amerikan birlikleri esirleri kurtarmak için kampa geldiklerinde çekilmiş.
2. Dünya savaşında bir Alman toplama kampında tek suçları Alman ırkından olmamak olan esirler
2. Dünya Savaşı sırasında bir Alman toplama kampında tutulan ve tek suçları farklı ırktan olan esirler..
 

Polonya’daki Alman Auschwits toplama kampında Cani doktor Mengele’nin kobay olarak kullandığı 4 Roman (çingene) çocuğu.
Polonya’daki Alman Auschwits toplama kampında Cani doktor Mengele’nin kobay olarak kullandığı 4 Roman (çingene) çocuğu.
Toplama kampından kurtarılmış bir çocuk haziran 1945 te doktor muayenesindeyken.
Alman Toplama Kampı’ndan kurtarılmış bir çocuk haziran 1945 yılında doktor muayenesinde..

Auschwits toplama kampında esir tutulan bir grup çocuk 6 yıl süren savaş sonrası 1945 yılında kampa gelen Sovyet askerleri tarafından kurtarılmadan önce Polonya 1945
Auschwits toplama kampında esir tutulan bir grup çocuk 6 yıl süren savaş sonrası 1945 yılında kampa gelen Sovyet askerleri tarafından kurtarılmadan önce Polonya 1945.
Varşova yahudi gettosunda silahlı Alman askerleri tarafından kuşatılmış elleri havada küçük bir çocuk ve yetişkinler.
Varşova’nın bir yahudi gettosunda yaşayan ve çevresini saran silahlı Alman askerlerine ellerini havaya kaldırarak teslim olan küçük bir çocuk ve yetişkinler.
Polonya yahudileri kendilerini Treblinka toplama kampına götürecek olan Alman yük trenleri önünde.
Polonya yahudileri kendilerini Treblinka toplama kampındaki gaz odaları ve fırınlara götürecek olan Alman yük trenleri önünde.

 

Auschwıts ölüm kampı giriş kapısı üstündeki almanca sloganda şöyle yazıyor 'Çalışmak özgür kılar
Auschwits Ölüm kampı giriş kapısı üzerindeki Almanca sloganda şöyle yazıyor: ‘Çalışmak özgürlük verir ‘

Ne diyelim ?

Adolf Hitler önderliğindeki Alman ırkçılığı ideolojisinin, Alman teknolojisinin ve endüstrisinin ve yerli işbirlikçilerin şaheseri Yahudi Soykırımı vahşeti; insanlık tarihinin bugüne kadar gördüğü en barbar, en gaddar, en korkunç, en sistematik ve en çok insanın öldürülebildiği bir toplu katliam ve Alman ırkının ve beyaz Aryan ırkı ırkçılarının dünya durdukça hatırlanacak olan bir yüz karası, bir utanç abidesidir.

Bu lanetli Yahudi soykırımından ilham alan ve onların günümüzdeki mirasçıları olan başta Alman ve İsveçli beyaz aryan ırkından ırkçıların tüm Avrupa’da ve ABD’de kendilerine hedef seçtikleri yeni kurbanları ise Yahudilerin kuzeni olan Araplar ile diğer müslümanlar olmuştur.

Başta resimdekiler olmak üzere tüm Holokost kurbanlarını anıyor ve toprakları bol olsun diyorum….

Tanrı insanlığa böyle bir acıyı bir daha yaşatmasın…

TANER YILDIZ

* Holokost, Yunanca: ὁλόκαυστος holókaustos: hólos, “bütün” ve kaustós, “yanmış”), Nazi Soykırımı, Yahudi Soykırımı ya da Ha-Shoa (İbranice: השואה “felaket”); demektir. 

img_6346

Eski 99 milletvekili de Tek Adamlığa HAYIR diyor !

AKP’li, MHP’li, CHP’li ve ANAP’lı 99 eski milletvekili başkanlık sistemine ve Tek Adam Anayasası’na hayır çağrısı yaptı.
Abdüllatif Şener, Yaşar Yakış, Nesrin Nas, Altan Öymen, Süheyl Batum, Rıza Türmen, Zülfü Livaneli, Yaşar Okuyan ve Saadettin Saran‘ın da aralarında bulunduğu 99 eski milletvekilinin imzasıyla yapılan açıklama şöyle:

1) Önceki TBMM üyeleri sıfatıyla göreve başlarken, Anayasa gereği ettiğimiz yemine sadakatimizi, anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğü ilkesine inancımızı ifade etmek üzere bir araya geldik.

2) Bizler, Anayasanın Başlangıç Kısmında yazılı Türkiye Cumhuriyetinin Kuruluş Felsefesine özüyle ve sözüyle bağlı kişiler olarak; Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk’ü ve arkadaşlarını saygı ile anıyoruz. 

Anayasanın Başlangıcında “Kuvvetler Ayrımının Devlet Organları Arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmediği” vurgulanmış, ancak son teklifle yürütmenin üstünlüğü ve hakimiyeti karşısında, Yasama ve Yargı güçsüzleştirilerek, denge ve denetim mekanizması telafisi güç ve hatta imkansız şekilde zarar görmüştür.

3) Bizler, Anayasanın Birinci Kısmında (1-11 nci maddelerde) Yazılı “Esaslar”ı dikkate alarak bu konuda tereddüt yaratacak her değişikliğe karşıyız.

 4) Bizler, Anayasamızın İkinci Kısmında yazılı “Temel Haklar ve Ödevlerin Yasama – Yürütme – Yargı tarafından dokunulmaz olduğunu”, İnsan hakları ihlallerinin insan onuru ile bağdaşmadığını, devletin temel amaç ve görevleri arasında; kişinin temel hak ve özgürlüklerini hukuka aykırı sınırlayan engellerin kaldırılmasını ve kişilerin “iyi yönetişim” haklarının bulunduğunu insan hakkı bakımından ihlallerin endişe verecek şekilde arttığını ve “insan haklarına saygıyı” hatırlatarak, Anayasanın uygulanmasını ve Devletin organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasının gözetilmesini” Devletin başı olan Bağımsız Sayın Cumhurbaşkanına ettiği yeminle hatırlatıyoruz.

Düşünce ve Düşünceyi Açıklama Özgürlüğünün sınırlı olduğu OHAL döneminin de tartışma ve karar alma süreçleri ile anayasa değişikliği ilk andan itibaren hep tartışılacaktır.

Anayasanın Mali ve Ekonomik Hükümleri arasında yer alan bütçe ve kesin hesapla ilgili maddelerin temel hak ve özgürlüklerden olan “Bütçe Hakkı” nın TBMM’nin yasama yetkisinde olduğunu ve hiçbir kişiye ve kurum veya kuruluşa devredilemeyeceğini hatırlatırız.

5) Bizler, Anayasa yapım konusundaki bilgi birikimi ve uygulamalarımız dikkate alındığında; “nevi şahsına münhasır anayasa”, “Türk Tipi Anayasa” gibi söylemler ve ; kişisel arzu ve hevesler yerine, bundan sonraki süreçlerde: (Teklifin 2.Tur oylamasında, Cumhurbaşkanınca onanması veya geri gönderilmesinde, referanduma sunulmasında) aklın, bilimin ve evrensel değerlerin esas alınmasını, özel düzenlemelerden kaçınılmasını talep ediyoruz.

Anayasa Yapma Usul ve Esasları’na uyularak Karar sürecinde; Teklifin leh ve aleyhindeki her türlü düşüncenin, Teklifin getirdiği fırsat ve imkanların, Teklifin doğuracağı risk, tehdit ve tehlikelerin, birer birer sayılmasını ve yazılmasını, sonunda Düzenleyici  Etki Analizinin yapılmasını öneriyoruz.

Bizler Anayasanın 3. Kısmında yazılı, Devletin Temel Organları olan Yasama, Yürütme ve Yargı’da kuvvetler ayrımının önemine binaen yapılacak,  Anayasal ve Yasal Düzenlemeleri yapma yetkisinin; Anayasal sınırlar içinde TBMM nde olduğunu bilerek, toplumu ve mevzuatı derinden etkileyecek bu düzenlemelerin iyi yönetişim ve Demokrasi Kuralları dairesinde iyi bir hazırlık sürecinden sonra teklifin yetkili organlar önüne getirilmesinin katılımcı ve çoğulcu demokrasinin gereği olduğunu düşünüyoruz.

Cumhuriyetimizin kurucu iradesinin anayasamıza vazgeçilmez biçimde yerleştirdiği demokratik parlamenter sistemin güçlendirilerek sürdürülmesi gereğine inanıyoruz.

Denge ve Denetim Konusunda ileri sürülen aleyhteki görüşler dikkate alınmalıdır.

Kuvvetler ayrımının Yasama aleyhine bozulduğu, Yasamanın etkinliğinin ve verimliliğinin azaltıldığı süreçte Yasama Meclisi Üye sayısının arttırılması gereksiz yüktür.

Yürütme içindeki Cumhurbaşkanının nitelikleri ve tarafsızlığı ile Görev ve Yetkileri, Sorumluluk ve sorumsuzluğu gibi hükümler açık seçik net olmalı ve tartışılır olmaktan çıkarılmalıdır.

Cumhurbaşkanı da olsa, hesap veren, yargılanan, herhangi bir özel imtiyazın tanınmadığı, dokunulmazlık zırhı ile koruma kabul edilemez ve soruşturmanın zorlaştırılması düşünülemez.

OHAL Kararını almak, uzatmak Temel Hak ve Özgürlükleri ve onların sınırlandırılmasını içerdiğinden, yürütmenin değil TBMM’nin işi olmalıdır.

6) Bizler, TBMM’nin “Yargının Bağımsızlığı, Tarafsızlığı, Yansızlığı” ilkeleri konusunda hiçbir tereddüt yaşanmaması gereğini önemle vurguluyoruz.

HSK yapısı, hakim ve savcıların atanması, özlük hakları gibi hususlar bağımsız kurullar tarafından düzenlenmelidir.

Cumhurbaşkanının yargılanmasına veya Cumhurbaşkanı tarafından açılacak iptal davalarına bakacak Anayasa Mahkemesi Üyelerinin atanmasında Cumhurbaşkanının tek başına karar vermesi endişe duyulacak ve tartışılacak bir husustur.

Bizler, Anayasa Değişikliği ile ilgili olarak istikrarın öncelikle demokrasi, hukuk ve normalleşmede aranması gerektiğine inanıyor, Yüce meclisimizin bunu başaracak güç ve kabiliyette olduğuna inancımızı halkımızın yüce takdirlerine sunuyoruz.

İşte bu  açıklamada imzası bulunan eski 99 milletvekili:




Ne diyelim ?

Her siyasi görüşten ülkesini seven ve demokrasiye samimi olarak inznan 99 eski milletvekili bu “Adrese Teslim Tek Reis Anayasası”nın ülkeye ve demokrasiye vereceği zararı çok haklı gerekçelerle bir güzel açıklamışlar ve hayır çağrısı yapmışlar…

Ben de onların çağrısına katılıyorum ve Tek Adam Anayasası’na hayır diyorum.

Yüz kere, bin kere #hayır !

TANER YILDIZ

img_6271-1

“Cumhuriyet niteliğini yitirecektir” !

Emekli büyükelçiler “başkanlık ” anayasının sonucunda “rejim değişikliği” olacağı uyarısında bulundular. 

“Türkiye Cumhuriyeti, demokratik, laik ve hukuk devleti olma niteliğini yitirecektir. “

“Vatandaşlarımızı daha da ayrıştıracak,  ülkeyi içeride ve dışarıda çok ciddi badirelerin içine atacaktır.”

Tek Adam Anayasası‘nın halktan kopuk Meclis görüşmeleri ve sabahlara kadar sürdürülen kavgalı oylamaları, her biri Türkiye’nin son 50 yıllık yakın tarihinin canlı tanığı olmuş, ömürlerinin çok uzun kısmını ulusuna sadakatla bağlı kalarak devlet hizmetinde geçirmiş, her anlamda kendilerini Türkiye’ye adamış, ülkesini ve dünyayı yakından tanıyan, Türkiye’yi en zor ve sıkıntılı anlarında bile bulundukları ülkelerde saygınlıkla, vakurlulukla temsil etmiş, umur görmüş, her biri birbirinden beyefendi olan, Cumhuriyetin yetiştirdiği birinci sınıf diplomatlarımızı da harekete geçirdi.

Eski Stockholm Büyükelçisi Ömer Ersun

Aralarında Şükrü Elekdağ, Korkmaz Haktanır, Onur Öymen ve Faruk Loğoğlu gibi müsteşarlar ile Mustafa Akşin ve Candemir Önhon gibi duayenlerin ve 1980’lı yılların sonunda Stockholm’da görev yapmış, bu zamana kadar İsveç’teki gelmiş geçmiş en başarılı, en demokrat ve en alçakgönüllü büyükelçimiz olan, ilk defa elçiliği halka açan, sivil toplum örgütleriyle karşılıklı saygıya dayalı seviyeli ilişkiler kurup geliştirerek bir çok olumlu etkinliğe katkıda bulunan sayın Ömer Ersun beyefendinin de olduğu 80 emekli büyükelçi, teklifin yasalaşması halinde Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik, laik ve hukuk devleti olma niteliğini yitireceğini belirttiler. 

İşte 80 emekli büyükelçinin imzasını taşıyan o açıklama : 

‘CUMHURİYET NİTELİĞİNİ YİTİRECEKTİR’

Çok zor bir coğrafyada, her zaman sorunlarla uğraşmak zorunda olan Türkiye Cumhuriyeti’nin büyükelçileri, diplomatları olarak gerek duyduğumuz gücü bize, Türkiye Cumhuriyeti’ne dünya devletleri nezdinde büyük bir saygınlık kazandıran demokratik, laik ve hukuk devleti nitelikleri verdi. 

Bunun bilincinde olarak, TBMM’nde görüşülmekte olan anayasa değişiklik teklifinin siyasetin temel kuralları ve demokratik, laik, hukuk devleti ilkeleri ile bağdaşmayan bir yaklaşımla, ulusun oyuna sunulacak olmasına rağmen, Olağanüstü Hal nedeniyle, asgari ölçüde bile olsa tartışılarak ulusun bilgilendirilmesine izin vermeyen bir ortamda, Anayasa’nın amir oylama hükümleri dahil yasalar göz ardı edilerek görüşülmekte ve oylanmakta olduğunu büyük bir endişe ile izliyoruz. 

Teklifin yasalaşması halinde Türkiye Cumhuriyeti, demokratik, laik ve hukuk devleti olma niteliğini yitirecektir. 

Böyle bir gelişmenin Türkiye Cumhuriyeti’ni, terör, ekonomik sıkıntılar ve savaş tehdidi altında bulunduğu bir dönemde, daha da ayrıştırarak, içeride ve dışarıda çok ciddi badirelerin içine atacağını görüyor ve bundan derin endişe duyuyoruz.”

Dışişleri Bakanlığı Emekli Mensupları

Ne diyelim ?

Türkiye’nin dünya standartlarında olan ve yüzlerce yıllık devlet geleneğini genlerinde taşıyan en köklü, en seçkin ve en önemli kurumunun eski mensuplarının kendilerine yakışır biçimde diplomatça yaptıkları bu çok yerinde hayati uyarılarına kulak kabartılmalı ve haklı endişeleri ciddiye alınmalıdır… 

TANER YILDIZ 
İmza listesi:

1. Büyükelçi (E) Ömer Şahinkaya
2. Büyükelçi (E) Uğur Ergun
3. Büyükeçi (E) Naci Akıncı
4. Büyükelçi (E) Yusuf Buluç
5. Büyükelçi (E) Ömür Orhun
6. Başkonsolos (E) Engin Ansay
7. Büyükelçi (E) Fazlı Keşmir
8. Büyükelçi (E) Yalım Eralp
9. Büyükelçi (E) Ömer Ersun
10. Büyükelçi (E) Hüseyin Pazarcı
11. Başkonsolos (E) Betin Yiğit
12. Büyükelçi (E) Ahmet Banguoğlu
13. Büyükelçi (E) Ümit Pamir
14. Büyükelçi (E) Nuri Yıldırım
15. Büyükelçi (E) Sencar Özsoy
16. Büyükelçi (E) Korkmaz Haktanır
17. Büyükelçi (E) Aydan Karahan
18. Büyükelçi (E) Erdinç Erdün
19. Büyükelçi (E) Murat Bilhan
20. Büyükelçi (E) Süha Noyan
21. Büyükelçi (E) Sumru Noyan
22. Büyükelçi (E) Duray Polat
23. Büyükelçi (E) Türkekul Kurttekin
24. Büyükelçi (E) Ender Arat
25. Büyükelçi (E) Ergün Pelit
26. Büyükelçi (E) Tugay Uluçevik
27. Büyükelçi (E) Pulat Tacar
28. Büyükelçi (E) Candemir Önhon
29. Büyükelçi (E) Önder Alaybeyi
30. Büyükelçi (E) Şule Soysal
31. Büyükelçi (E) Tuluy Tanç
32. Büyükelçi (E) Ertuğrul Kumcuoğlu
33. Büyükelçi (E) Hilal Başkal
34. Büyükelçi (E) Selahattin Alpar
35. Büyükelçi (E) Dicle Kopuz
36. Büyükelçi (E) Celalettin Kart
37. Büyükelçi (E) Faruk Loğoğlu
38. Büyükelçi (E) Necati Utkan
39. Büyükelçi (E) Fırat topçuoğlu
40. Büyükelçi (E) Veka İnal
41. Büyükelçi (E) Çınar Aldemir
42. Büyükelçi (E) Balkan Kızıldeli
43. Büyükelçi (E) Önder Özar
44. Büyükelçi (E) Erhan Öğüt
45. Başkonsolos (E) Ayşe Esen Öğüt
46. Büyükelçi (E) Osman Korutürk
47. Büyükelçi (E) Aydın Şahinbaş
48. Büyükelçi (E) Nazım Dumlu
49. Büyükelçi (E) Nazım Belger
50. Büyükelçi (E) Bilge Cankorel
51. Büyükelçi (E) Aydın İdil
52. Büyükelçi (E) Mustafa Akşin
53. Büyükelçi (E) Ömer Altuğ
54. Büyükelçi (E) Mehmet Görkay
55. Büyükelçi (E) Burhan Ant
56. Büyükelçi (E) Umur Apaydın
57. Büyükelçi (E) Halil Akıncı
58. Büyükelçi (E) Baki İlkin
59. Büyükelçi (E) Altan Güven
60. Büyükelçi (E) Selçuk İncesu
61. Büyükelçi (E) Üstün Dinçmen
62. Büyükelçi (E) Ünal Ünsal
63. Büyükelçi (E) Orhan Aka
64. Büyükelçi (E) Akın Alptuna
65. Büyükelçi (E) Tansu Okandan
66. Büyükelçi (E) Osman Durak
67. Büyükelçi (E) Ferhat Ataman
68. Başkonsolos (E) Beyza Üntuna
69. Büyükelçi (E) Selah Korutürk
70. Büyükelçi (E) Oğuz Özge
71. Büyükelçi (E Mümin Alanat
72. Büyükelçi (E) Doğan Akdur
73. Büyükelçi (E) Sanlı Topçuoğlu
74. Büyükelçi (E) Müfit Özdeş
75. Büyükelçi (E) Şükrü Elekdağ
76. Büyükelçi (E) Onur Öymen
77. Büyükelçi (E) Süha Umar
78. Büyükelçi (E) Varol Özkoçak
79. Büyükelçi (E) Senbir Tümay
80. Büyükelçi (E) Oya Tuzcuoğlu

img_6038

Herkes Baykal’ın bu tarihi Anayasa konuşmasını konuşuyor !

Gümrükten mal mı kaçırıyorsunuz ?”

Baykal bilge konuşmasıyla Tek Adam Anayasası‘nın ipliğini Meclis’te pazara çıkardı.

Anayasa değişikliği teklifi konusunda Meclis’te CHP adına Deniz Baykal konuştu.

İşte Baykal’ın Meclis’teki etkileyici konuşmasının tümü:

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; tarihî bir toplantı yapıyoruz, bir Anayasa değişikliği taslağını konuşacağız. 

Buraya kimseyi suçlamak ya da karalamak için gelmedim. Günlük siyaset yapmak için burada değilim. Türkiye’ye sahip çıkmak için geldim. 

Bu proje alelacele telaşla hazırlanmış bir sipariş projesidir.


“Buna ihtiyaç mı var?” derseniz, evet, buna ihtiyaç var. “Bu sana mı düşer?” derseniz, hepimize düşer, evet, bana da düşer. 

Buraya seçilerek gelmiş siz milletvekilleri gibi ben de bütün siyasi ömrümü bu kutsal çatı altında geçirmiş bir kişi olarak milletime karşı bu noktada konuşmak zorunda olduğumu düşünüyorum. 

Ayrıca, Türkiye Büyük Millet Meclisinin İstiklal Madalyası’yla onurlandırılmış bir istiklal gazisinin oğlu olarak, babamın helalliğini kazanabilmek için burada konuşmak zorunda olduğumu düşünüyorum. 

Belki bir daha böyle bir şans hiçbirimiz için olmayacaktır.

Türkiye’mizin tarihle ve gelecekle hesaplaşmasında oyumuzla, duruşumuzla bir rol oynayacağımız bir görev anının, bir sorumluluk ortamının içindeyiz. 

Ne yazık ki böyle bir tarihî karar anına bizi taşıyan, müellifi bilinmeyen ama daha içeriği belli değilken boş kâğıt imzalatılarak önümüze getirilen bir projedir. 

Bu projenin müellifi belli değildir ama arkasındaki siyasi irade bellidir. 

Bu proje alelacele, telaşla hazırlanmış, hukuki ve siyasal olgunlaşmaktan uzak bir sipariş projedir.

 Milletin egemenliği ve Meclisin üstünlüğü anlayışını temel alan bir asırlık siyasi geleneğimizi tahrip edecek, millî siyasi kültürümüzü çökertecek, millet egemenliğinin yerine şahıs hegemonyasını ikame edecek bu tasarı bugün önümüzde duruyor.

Değerli arkadaşlarım, bu tasarıyı ele almadan önce dikkatinizi çekmek istediğim 3 nokta var. 

Birisi, bu tasarıdan Türk halkının haberi yok !

Anayasa’mızın, devletimizin en temel dayanaklarıyla oynayan böyle bir tasarıdan milletin haberi olmadan, alelacele komisyonlarda, Genel Kurulda bu tasarıyı görüşme durumunda kalıyoruz.

Değerli arkadaşlarım, 80 milyonun kaderiyle ilgili bu vahim tasarı hakkında araştırmalar da gösteriyor ki halkımız hemen hemen hiç bilgilendirilmemiştir. 

Konunun toplumun hiçbir kesimiyle müzakere edilmediği ortadadır. 

Üniversitelerin haberi yoktur, hukuk fakültelerinin haberi yoktur, baroların haberi yoktur, sendikaların haberi yoktur, esnaf kuruluşlarımızın haberi yoktur; milletin haberi yoktur. 

Sanki milleti haberdar etmeden, milleti uyarmadan işi olup bittiye getirme çabası vardır.

Karda kışta, zemheride bu telaş, bu acele niye ?

Hatırlarsanız daha önce iktidar “çözüm süreci” diye PKK’yla anlaşmanın halka izah edilip kabul ettirilebilmesi için çırpınıyordu. 

Akil adamlar icat edip, onları bütün Türkiye’de seferber etmişti, aylarca çabalamıştı. 

Söyler misiniz şimdi, Anayasa değişikliğini millete anlatmak için en küçük bir çaba, gayret sergiliyor musunuz? 

Bizim anlatmamıza niçin izin vermiyorsunuz? 

Meclis TV kapatılmış, Allah aşkına bunun bir izahı var mı? 

Böylesine önemli bir konuyu konuşurken Meclis TV’nin kapatılması milletin haber alma hakkına müdahale anlamına gelmez mi? 

Kendisine güvenen, projesine güvenen insanlar milletin gözü önünde bu tartışmayı yapmaktan niye kaçınır? 

Kısıtlı süreler içinde, yirmi dakika içinde konuşup, projenin iç yüzü daha anlaşılmadan işi “olup bitti“ye getirme çabası var; çok açık söylemek zorundayım, bunu söylememek iyi niyet değil değerli arkadaşlar. 

Bu, doğru değildir. Bu, sizin, teklifinize güvenemediğinizi gösterir. 

Karda kışta, zemheride bu telaş niye, bu acele niye?

Bırakın millet gerçekleri öğrensin. 

Acele etmeyin, acele işe şeytan karışır.

Gümrükten mal mı kaçırıyorsunuz?

Milletvekillerine boş kağıdı imzalattırıp, milletin anlayıp öğrenmesine fırsat vermeden Anayasa’yı değiştiremezsiniz, cumhuriyeti tahrip edemezsiniz. Bu işler böyle olmaz. 

Eğer oldurmaya çalışıyorsanız bu işin içinde bir çapanoğlu var demektir, olmaması gerektiğini siz de bilirsiniz çünkü

Öyle yapmak zorunda kalmışsanız eğer bu işin içinde bir çapanoğlu var, bir sıkıntı var. Gümrükten mal mı kaçırıyorsunuz? 

Eğer size birileri “Uzatmayın, bir an önce bitirin bu işi.” dedi diye yapıyorsanız, ona söylemeniz gereken şey şuydu: “Size saygı duyarız ama millete ve Meclise daha çok saygı duyarız; onun için önce millete bu işi anlatmanız lazım.” 

Bunu söylemenizi beklerdik. 

Milletin arkasından talimatla oyun çevirmek kimseye yakışmaz.

Millet can derdinde, birileri et derdinde !

Değerli arkadaşlarım, kimsenin haberi yok, bu tasarıyı olağanüstü hâlde konuşuyoruz, bu anayasa paketini bir olağanüstü hâl rejimi altında konuşuyoruz. 

OHAL’i üçüncü kez bütün Türkiye’de daha yeni uzattık. Olağanüstü hâl Anayasa’ya aykırı bir biçimde, OHAL gerekçelerinin kapsamı dışında uygulamalarla sürdürülüyor. 

Kararnamelerle yargı yetkileri kullanılıyor. İdari kararların ne zaman ve nasıl yargı denetimi altına alınacağı hâlâ belirsiz. 

163 general tutuklu, 150 yüksek yargıç -Yargıtay, Danıştay, Anayasa Mahkemesi ve HSYK üyesi- tutuklu, 2.194 hâkim ve savcı tutuklu, 6.269 subay tutuklu, 80 bin kamu personeli ihraç edildi, 50 bin kamu personeli soruşturuluyor, 230 şirkete kayyum atandı, hâlâ her yeni kararnameyle yüzlerce kişinin işine son veriliyor. 

OHAL kararları yargı süzgecinden geçirilebilmiş, yargı denetimi altına alınabilmiş değil. 

Cumhuriyet tarihinin en kanlı terör saldırılarını yaşıyoruz. 

Bir buçuk yılda 38 terör saldırısında 516 kişi hayatını kaybetti. Sadece şu son altı ayda, OHAL döneminde 17 saldırıda 214 kişi hayatını kaybetti. Suriye’de 47 askerimiz şehit düştü. 

Ekonomi alarm veriyor. 

Suikast timleri onlara kol kanat geren mülteci hemşehri kolonileriyle birlikte kentlerimizde yuvalanmış. 

Güvenlik krizi sizi muhalefet liderlerine zırhlı araba teklif etme noktasına kadar getirmiş.

Bütün bunları “Türkiye’yi on beş yılda ne hâle getirdiniz?” diye şikâyet etmek için söylemiyorum. 

“Allah aşkına, bu ortamda, OHAL rejimi altında bu Anayasa değişikliğini, referandum yapma düşüncesini nasıl oluyor da aklınızdan geçirebiliyorsunuz?” diye sormak için söylüyorum. 

Millet can derdinde, birileri et derdinde.

Kargaşa ortamında ayıplı malını pazarlamaya çalışan kurnaz tüccar gibisiniz!


Değerli arkadaşlarım, OHAL’in altıncı ayındayız. 

Her gün yeni gözaltılar, tutuklamalar, birbiri ardına terör saldırıları, bombalamalar, şehit haberleri. 

Millet, ülkenin her yerinde acı ve matem içinde. 

Yasını tutmaya çalışan, matemini yaşayan insanlara “Hadi koş, bana oy ver.” diyeceksiniz. 

Bu bana bir kargaşa ortamında ayıplı malını pazarlamaya çalışan kurnaz bir tüccarı hatırlatıyor.

Dışarıda OHAL, Meclis’te sıkıyönetim var !


OHAL rejimi içinde yapılacak bir Anayasa değişikliği hukuk vicdanıyla, demokrasi ahlakıyla bağdaştırılamaz. 

Başta Fransa olmak üzere birçok demokratik ülkede olağanüstü hâlde anayasa değiştirmek mümkün değildir. 

Sayın Başbakanın da bir süre önce “OHAL altında referandum yapmanın doğru olmadığını” söylediğini hatırlıyorum. OHAL altında Anayasa’yı görüşmeye başladık bile. 

Böyle olması hem Başbakanın saygınlığına ağır bir darbe vurmuş, hem de tasarının demokratik meşruiyetini ve hukuki saygınlığını daha işin başında şimdiden tahrip etmiştir. 

Hükûmetin de ötesinden kaynaklanan bu acelecilik ve dayatmanın “Olağanüstü hâl falan dinlemem.” diyen o anlayışın altında yatan halkın bilgilenmesinden, teklifin iç yüzünün ortaya çıkmasından duyulan telaş ve korkudur. 

Basın baskı altında, 147 gazeteci tutuklu, düzinelerde gazeteci siyasi baskılarla işinden atılmış, televizyonlar sindirilmiş; dışarıda OHAL, Mecliste sıkıyönetim. 

Meclis Televizyonu’nu kapatıp yirmişer dakika grupları konuşturarak yapacağınız işten hayırlı bir sonuç çıkmaz. 

Söz konusu olan dünyanın en şerefli, millî kurtuluş mücadelesiyle kurulmuş, Meclis üstünlüğüne dayalı bir cumhuriyet rejiminin kaderidir. 

Milletin haberi yok, olağanüstü hâl altında anayasa değiştiriyoruz ve ilk kez Türkiye’de 12 Eylül’den bu yana uzlaşma olmadan bir anayasa değişikliği hayata geçirilmek isteniyor. 

18’inci anayasa değişikliği paketini görüşüyoruz; 17’si de uzlaşmayla geçmiştir, 17’si de mutabakatla geçmiştir ama şimdi, ilk kez milleti ikiye bölecek bir temelli anayasa zorlamasına iktidar davetiye çıkarmaktadır hâlbuki bugün her zamankinden çok daha fazla uzlaşmaya ve millî dayanışmaya ihtiyacımız var.

Bir yanda, Türkiye’nin bir millî devlet olarak varlığına yönelik dış kaynaklı komplolar, tuzaklar, öte yanda, uzun süredir iktidarın izlediği yanlış, tutarsız iç ve dış politikaların oluşturduğu bir tehdit ortamı; her ikisiyle aynı zamanda karşı karşıyayız. 

Böyle bir tehdit ortamında yeni bir rejim gerilimini tahrik etmenin Türkiye’yi kutuplaştıracak, daha da kutuplaştıracak, daha da kamplaştıracak böyle bir girişimi akılla, sağduyuyla izah etmek mümkün olabilir mi? 

Eğer rejimin temeli konusunda uzlaşamazsanız egemenliği çatlatırsınız !

 Meclis üstün olmaktan çıkacak, eşit bile olamayacaktır !


Değerli arkadaşlarım, bu getirilen anayasa değişikliği, sıradan, alışılmış, bundan önceki 17 paket gibi bir değişiklik değil. 

Bu, Anayasa’nın temellerini, egemenlik anlayışını, ana kurumların konumunu ve birbirleriyle ilişkisini dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde olmadığı kadar allak bulak edecek bir proje.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye’de Anayasa’nın temelinde millî egemenlik anlayışı ve Meclisin üstünlüğü var. 

Bu tasarı millî egemenlik anlayışını tahrip edecektir; milletin üstünlüğünü, Meclisin üstünlüğünü ortadan kaldıracaktır. 

Meclis üstün olmaktan çıkacaktır, eşit bile olamayacaktır. 

Millî egemenlik ortadan kaldırılacaktır.

Değerli arkadaşlarım, bakın, burada Meclis olarak çalışıyoruz. Bu Meclisin arkasında millet var, millî irade var. 

Tümüyle Türkiye milleti Türkiye Büyük Millet Meclisinin arkasında, yüzde 100’üyle. 

Her siyasi görüşten parti varız, her kimlikten, her etnisiteden, her inançtan, her mezhepten insanlarız çünkü Türkiye böyle, o Türkiye de buraya yansıyor. Onun için burası egemen, onun için bütün organların üzerinde olmak durumunda. 

Ama şimdi ilk kez bir seçim yapacağız; yüzde 51’le bir Cumhurbaşkanı seçeceğiz; seçeceğimiz Cumhurbaşkanı bu milletin yüzde 100’ünü temsil eden organın temel yetkilerini alacak -yasamanın bir kısmı dâhil- denetlemeyi tümüyle ortadan kaldıracak, yargıyı alacak ve yeni bir anlayışla bir devlet mekanizması ortaya çıkacak. 

Herhangi bir demokratik ülkede bunun bir benzeri var mı Allah aşkına?

Bu yasama ve yürütmeyi iç içe geçirmek demektir !


Değerli arkadaşlarım, böyle bir ortamda bu kadar köklü bir Anayasa değişikliğini zorlayarak geçirmeye çalışmak yapılabilecek en büyük yanlıştır, en büyük hatadır. 

Bu kadar yanlış, bu kadar hata niye yapılıyor, niye yapılıyor? 

Bir telaş var, bir acele var, bir işi bağlama gayreti var, “Bir fırsat çıktı, aman bu fırsatı kaçırmadan derhâl bunu bitirelim.anlayışı var; bu, bütün o hatalara yol açıyor.

Değerli arkadaşlarım, getirilen Cumhurbaşkanı sadece bildiğimiz Cumhurbaşkanı olmayacak; dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde görülmeyen bir şekilde iktidar partisinin de genel başkanı olacak. 

Herkes bu Anayasa’ya baktığı zaman, Cumhurbaşkanının yetkilerine, Meclisin yetkilerinin azalmasına ve yargıyı Cumhurbaşkanının belirlemesine tepki gösteriyor, “Bu yanlıştır.” diyor. 

Elbette onlar yanlış da herkesin pek üzerinde durmadığı belki en temel yanlış, Cumhurbaşkanının Meclisteki iktidar partisinin aynı zamanda genel başkanı da olabilmesidir. 

Bundan daha büyük bir hata tasavvur edilemez. Bu, yasama ile yürütmeyi iç içe geçirmek demektir. 

Cumhurbaşkanı yani tüm Türkiye’nin temsilcisi olması gereken kişi bir siyasi partinin genel başkanı grup toplantısına katılacak, MYK toplantısına katılacak, o partinin yararlarını, çıkarlarını savunacak, takip edecek. 

Cumhurbaşkanı AKP Genel Başkanı olacak, AKP Genel Başkanı da yargıyı belirleyecek, Anayasa Mahkemesini belirleyecek, HSYK’yı belirleyecek.

Bu parti devleti oluşturmak, siyaseti devletin temeline sokmak demek !

Değerli arkadaşlarım, sağduyumuzu mu kaybettik Allah aşkına? 

Bir siyasi parti genel başkanına Anayasa Mahkemesinin üyelerini belirleme hakkı verilebilir mi? 

Cumhurbaşkanına parti genel başkanı olma yetkisini, imkânını tanıdığınız anda işte siz bunu yapmış oluyorsunuz ve bu, hiçbir şekilde kabul edilebilir, sürdürebilir bir olay değildir.

Tarafsızlık yemini edecek Cumhurbaşkanı, “Ben tarafsızım.” diyecek. 

Ya, kimi aldatıyoruz? 

Ne bu samimiyetsizlik? 

Anayasa’ya yansımış bir samimiyetsizlik !

Parti genel başkanı tarafsız olarak yemin edecek. 

Yani aynı kişi Cumhurbaşkanı Köşkü’nde tarafsız olacak, parti genel merkezinde AKP’li olacak, Başbakanlıkta Başbakanlık yapacak.

Değerli arkadaşlarım, bunlar yanlış. Bakın, bu parti devletini oluşturmak demek, siyaseti devletin temeline sokmak demek. 

Türkiye’de valilerin il başkanı olduğu bir dönemden başladı 1930’larda. Bugün geldiğimiz noktaya geldi bir büyük süreçle. 

Bu sürecin en kritik aşamasında 1947’de 12 Temmuz Bildirisi vardır. 

İsmet İnönü, hukuken, partili Cumhurbaşkanı konumundayken bundan rahatsız olarak partilerüstü bir Cumhurbaşkanı olmaya gayret göstermiştir, kucaklamaya çalışmıştır muhalefeti, adil davranmaya çalışmıştır ve daha sonra bu hukuki durum değişmiş, önce fiilî olarak İnönü’nün çabasıyla, daha sonra da hukuki olarak değişmiş, bugünlere gelmişiz. 

Şimdi, biz “tarafsız” diye Anayasa’da tarif edilen Cumhurbaşkanını parti genel başkanı yapmaya çalışıyoruz. 

Nereye gidiyorsunuz arkadaşlar? 

Yüzde 52’le seçiliyorsun yüzde 100’ü feshediyorsun !


Değerli arkadaşlarım, Cumhurbaşkanı, Meclisi tek başına gerekçesiz fesih yetkisine sahiptir. 

Esad sahip değildir, Esad, Meclisi gerekçesiz feshedemez; gerekçe gösterecek, üstelik gösterdiği gerekçeyi de bir başka defa kullanamayacak. 

Biz hiç gerekçe bile göstermeden feshedeceğiz. 

Kim, kimi feshediyor? 

Yüzde 50, yüzde 100’ü feshediyor arkadaşlar

Yüzde 51’le seçiliyorsun, yüzde 100’ü feshediyorsun. 

Türkiye Büyük Millet Meclisi kendini normal bir siyasi irade sergileyerek feshetmek durumunda değil, illa 360’ı alacak.

Cumhurbaşkanı, Anayasa Mahkemesinin 15 üyesinin 12’sini Cumhurbaşkanı şapkasıyla atayacak, 3’ünü de iktidar partisinin genel başkanı sıfatıyla buradaki oylamalarla belirleyecek. 

Sonra da o mahkemede Cumhurbaşkanı bir ihtiyaç ortaya çıkarsa yargılanacak !

Değerli arkadaşlarım, o mahkemenin hükmüne derler mi adalet? 

Anayasa Mahkemesini ne hâle getiriyoruz? 

HSYK’yı gene aynı şekilde Adalet Bakanı ve müsteşarıyla doğrudan atıyor. Ondan sonra 5 üyeyi gene kendisi atıyor. 

Geriye kalan azınlığı da Meclis seçiyor. 

Nasıl seçiyor? 

Gene iktidar partisinin yani parti genel başkanı konumuna gelmiş Cumhurbaşkanının talimatlarıyla seçiyor.

Değerli arkadaşlarım, yardımcıların milletvekili olması şart değil ama o yardımcılardan birisi belki Cumhurbaşkanın yerine gelebilir. Anayasa’da bir maddeyle bu halledilebilirdi, söylenebilirdi.

Güvenoyu yok !

Cumhurbaşkanı hiç kimseden güvenoyu almadan kabine kuracak. 

Kabine yüzde 50’yle oluşan bir Cumhurbaşkanının iradesiyle oluşacak ve yüzde 50’yle oluşan bir irade, yüzde 100’le oluşan bir Meclisi feshedebilecek. 

Meclisin kendisini feshedebilmesi ancak 360 oyu bulabilmesine bağlı.

Olağanüstü Hâl Kararnamesi çıkarma hakkına sahip başkan. 

Olağanüstü hâl ilan etme hakkına sahip. Olağanüstü hâl var diye kararname çıkarmaya yetkili. 

Çıkaracağı kararnameyle Anayasa’yı değiştirme imkânı var. 

Değerli arkadaşlarım, Anayasa’yı değiştirme yetkisini veriyoruz, farkında mısınız Allah aşkına? 

Çok açık, en küçük bir tereddüdünüz olmasın. 

Anayasa Mahkemesinin kararı var. Daha yeni aldığı karar, bu son olağanüstü hâl çerçevesinde aldığı karar, Anayasa Mahkemesi diyor ki: 

Olağanüstü hâl kararnamesiyle ilgili Anayasa’ya aykırılık iddialarını ben dinlemem.” 

Anayasa Mahkemesinin olağanüstü hâli anayasal denetime tabi tutmayacağını açıklaması karşısında, olağanüstü hâli kimseye bilgi vermeden, istişare etmeden, yetki almadan tek başına ilan eden kişi olağanüstü hâl için de o kararnameyi yürürlüğe koyar, onun Anayasa’ya aykırı olması hâlinde de onu denetleyecek bir merci yoktur.

Değerli arkadaşlarım, kamu yönetimini kararnameleriyle şekillendirir yani “Yürütmeyi o işletir.” değil, yürütmeyi tanzim eder yani yürütme yetkilerini de o kullanır, kapatacağı bakanlıkları kapatır, istediği yeni bakanlıkları kurar, kamu tüzel kişiliklerini ihdas eder, devleti tepeden tırnağa tek başına götürür. 

Peki, bu kadar büyük yetkiler kullanan birisi denetlenebilir mi? 

Hayır, denetlenemez !

Gensoru yok, güvenoyu yok, Meclis araştırması veya Meclis soruşturması yok. 

Şimdi, bakın, buradaki olay şu değerli arkadaşlarım: 

Denetleme mantığı, icraya -Cumhurbaşkanı dâhil, bakanlar dâhil, Cumhurbaşkanı yardımcıları dâhil- yönelik denetleme anlayışı “Ortada bir suç varsa verirsiniz mahkemeye.” anlayışıdır. 

Bakın, o var sadece, onu söylüyorum, Meclis soruşturması ve denetleme daha geniş bir olay, illa bir cezai suç gerektiren bir ihlalin olması şart değil. 

Bir denetleme imkânı yok. 

Suç varsa ver mahkemeye.” diyor. 

Nasıl vereceğiz? 

Suçun olduğunu iddia edenlerin yapması gereken şey önce 300 üyeyi bulup teklif etmek, daha sonra 360 üyeyi bulup Komisyonda sevk kararı çıkarmak, ondan sonra da 400 oyu bulup Yüce Divana sevk etmek. 

Ya, bu suç teşkil eden bir olayın dışında bir yanlış yok mu? 

Bu yanlışı Meclisin söyleme hakkı yok mu? 

Bir denetleme imkânı getirmenin ülke için bir yararı yok mu? 

Böyle bir mekanizma var mı? Bunların hiçbirisi yok.

Değerli arkadaşlarım, bir suç varsa bulursun 400 milletvekilini, mahkemeye verirsin mantığı. 

Peki, mahkemeye veririz, bizi kim yargılar? 

Benim tayin ettiğim Anayasa Mahkemesi üyeleri; 12’sini doğrudan, 3’ünü de dolaylı oraya getireceğim. Şimdi, ayrıntılara girmek istemiyorum, bunları hep biliyoruz.

Türkiye’nin sorunu Anayasa sorunu değildir !


Şimdi değerli arkadaşlarım, bakın, bütün bunlar bu düzenlemenin hangi anlayışla yapıldığını bize gösteriyor. 

Sayın Başbakan bu konularda gerekçelerini ifade ediyor zaman zaman, diyor ki: “Biz bunu istikrarı sağlamak için yapıyoruz.”

Allah aşkına, Türkiye’de istikrar sağlamaya ihtiyaç mı var? 

On dört yıldır, on beş yıldır iş başındasınız, tek başınıza hükûmetsiniz, istediğinizi yapıyorsunuz. 

Yani, “İstikrar ihtiyacı nereden geliyor?” denildiği zaman diyorlar ki, ya da Sayın Başbakan düşünüyor ki: “Efendim, bugün değil, gelecekte istikrarsızlık ihtimali var.”

Biz bir süre sonra istikrarsızlık olabilir diye bugünden telaşla, alelacele, milleti bilgilendirmeden, olağanüstü hâl altında, Meclisin etrafını polislerle kuşatarak; gazlar, coplar kullanarak bir an önce bunu geçirmeye çalışıyoruz.” 

Niye 

Gelecekteki bir tehdidi, tehlikeyi bertaraf etmek için. 

Değerli arkadaşlarım, bu düzenleme hiçbir şekilde gelecekteki bir tehdidi bertaraf etmeye yönelik bir düzenleme değildir. 

İstikrar diye bir problem var da istikrar nereden kaynaklanıyor? 

Ortalık çok karışık, Türkiye böyle bir dönemi hiç yaşamadı, kan gövdeyi götürüyor !

Ne var bunun altında? 

Niye böyle bir manzarayla karşı karşıyayız?” diye düşündüğümüz zaman gördüğümüz şudur: Bunun altında bir anayasal kriz yok değerli arkadaşlar. 

Yani, istikrar gerekçe olarak söyleniyor, bunun hiçbir inandırıcı tarafı yoktur. 

Türkiye’nin şu andaki problemi bambaşkadır ve bu, Anayasa’dan kaynaklanmamıştır, bu, doğrudan iktidarın uzun süredir uygulamalarından kaynaklanmıştır. 

İktidar geride bıraktığımız on beş yıl içinde giderek ülkeyi daha da karmaşık, daha da yüksek krizler ortamına doğru sürükledi. 

Bunun altında yatan hiçbir şekilde anayasal bir gerekçe yoktur, bu, sadece iktidarın yanlış politikalarındandır. 

Yanlış bir Suriye politikası izlediniz, onun sonuçlarıyla bugün Türkiye hesaplaşıyor; yanlış bir terör politikası izlediniz, izlediğiniz terör politikasıyla Türkiye hesaplaşıyor; FETÖ konusunda tamamen yanlış, siyaseten yanlış, hukuken yanlış, büyük hatalar yaptınız, şimdi o hataların sonucunda Türkiye allak bullak; yolsuzluklarla mücadeleyi bir kenara bıraktınız, görmezlikten geldiniz, onun sorunları Türkiye’yi sarsmaya devam ediyor.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye’nin sorunu Anayasa sorunu değil. 

Ülkeyi yönetenlerin hata yapmasına imkân vermeyecek bir anayasa düzenleme yetkisi hiçbir anayasada bulunamamıştır, hiçbir anayasada siyasetçi hatasını bertaraf edecek önlem yoktur. 

Olay, sorumlu insan olma, iyi siyasetçi olma, devlet adamı olma, bugünü değil yarını düşünme, günlük çıkar için, siyasi çıkar için ülkeyi sıkıntıya sokmama olayıdır. 

Siz egemenliği saraya emanet edebilirsiniz, ama biz kapı kulları değiliz !

Değerli arkadaşlarım, bu tasarı önümüzde. 

Ben inanıyorum ki eğer bu tasarı geçerse Türkiye çok büyük sıkıntılarla karşı karşıya kalacak. 

Yani, biz Büyük Millet Meclisinin özünü, temelini -Büyük Millet Meclisinin değil sadece- onun arkasındaki milletin haklarını maalesef bir tek kişiye emanet etme konumundayız. 

Böyle bir tablo içinde bizim dikkat etmemiz gereken konu, sorumluluğumuzun ne kadar yüksek olduğudur. 

Ben inanıyorum ki bu büyük yanlışı önleyebilecek organ, Türkiye Büyük Millet Meclisidir. 

Şimdi, hepimiz büyük bir sorumlulukla karşı karşıyayız. 

Türkiye Büyük Millet Meclisi, tarihine, Anayasa’daki konumuna ve sorumluluk duygusuna yakışan bir şekilde bu proje karşısında “Bu yanlıştır.” diyebilmelidir, buna ihtiyaç var. 

Bu söylenebilir, söylenmelidir !

Bunun söylenmesi Türkiye için de inanıyorum ki AKP için de herkes için de yararlıdır. 

Bu proje muhalefete karşı değil, AKP iktidarına karşıdır. 

Bu proje Türkiye’de Başbakanlığı ortadan kaldırıyor. 

Ya, niye kaldırıyorsunuz? 

E, iktidar çatışması var.” 

Dünyanın hiçbir yerinde yok yani burada mı var? 

Ne olacak iktidar çatışması olsa?

 “Ya, ben kimseyi ikna etme mecburiyetinde kalmamalıyım, aklımdan geçen projeyi derhâl hayata sokabilmeliyim. Benim elimi serbest bırakın !”

E, peki, hadi Başbakanlığı verdik, AKP genel başkanlığını niye alıyorsun? 

AKP genel başkanlığını da bana verin! ” 

AKP genel başkanlığını vermiyoruz, sana yasamayı veriyoruz, yasamanın yarısını emanet ediyoruz. 

Milletvekillerini sen yazacaksın, senin imzanla milletvekili listesi Yüksek Seçim Kuruluna teslim edilecek ve sen o listeyle çoğunluğu oluşan Türkiye Büyük Millet Meclisi karşısında dengeli bir yönetim yapacaksın, olacak şey mi!

 Bu, milletin elindeki, o yüzde 100’ün elindeki iktidarın bir kısmını Meclisin içinden ve bir kısmını da doğrudan anayasal düzenlemelerle alıp götürmektir. 

Yanlıştır, buna izin vermeyelim, bunu verirseniz beni inanıyorum ki Türkiye büyük sıkıntıların içine girer, vermezseniz de Türkiye’nin önünde büyük ufuk açılır. 

Bu tasarı bu Mecliste reddedilirse Türkiye’nin önünde büyük ufuk açılacağına ben içtenlikle inanıyorum. 

Türkiye çok rahatlayacaktır, siz rahatlayacaksınız, yani siz kimliğinizi kazanacaksınız.

Değerli arkadaşlarım, bütün yetkiler sarayda. 

Biz Dolmabahçe Sarayından egemenliği Ankara’ya Meclise getirdik, şimdi siz Ankara’da Meclisteki egemenliği götürüp Beştepe’deki saraya emanet ediyorsunuz. 

O egemenliği siz saraya emanet edebilirsiniz ama şunu herkesin bilmesini isterim ki biz kapı kulları değiliz, orada bir saray olabilir ama bu Meclis kapı kullarının Meclisi olamaz, olmamalıdır.

(Konuşma süresinin bittiğinin hatırlatılması üzerine) 

Yani böyle önemli bir konu konuşulurken Sayın Başkanın ya da yönetimin bu hassasiyeti beni çok duygulandırıyor.

Yani, 1 Mart Tezkeresi’ni konuşurken, selam olsun, kulakları çınlasın, o zamanki Meclis Başkanımız -gene yirmi dakikaydı, aynı İç Tüzük- dedi ki: “Bir yirmi dakika daha.” Ben bitiremedim kırk dakikada. Dedi ki: “Türkiye’nin, devletin çok temelli sorunlarını konuşuyoruz, bir yirmi dakika da ben size veriyorum, bir yirmi dakika daha konuşun.” dedi. Ve Sayın Bülent Arınç’ın katkısıyla, desteğiyle bir saat konuştuk. 

Şimdi Türkiye’de devletin temellerini sarsacak olan, kişi hegemonyasını millet egemenliğinin yerine geçirecek olan Meclis üstünlüğünü milletvekillerinin eliyle bertaraf edecek olan bir tasarıyı görüşüyoruz, büyük bir bonkörlükle Sayın Başkan bize iki dakika daha verdiğini söylüyor.

Değerli arkadaşlarım, bu Meclisin çatısını bombalayan generaller ve pilotlar akıllarını birisine emanet etmişlerdi, kiralık akıl sahibiydiler. 

Siz aklınızı kimseye emanet etmeyin!

Siz aklınızı kimseye kiralamayın !

Değerli arkadaşlarım, alacağınız kararın milletimize hayırlı olmasını diliyorum. 

Öyle anlaşılıyor ki bu konuyu her platformda konuşmak durumunda kalacağız. Bunu millete anlatmaya çalışacağız, hep beraber anlatmaya çalışacağız.

Kapatmayın, televizyonu kapatmayın, süreleri kısıtlamayın, alelaceleye getirmeyin, TOMA’ları oraya sürmeyin !

Bırakın herkes konuşsun !

Daha şimdiden anlayış belli oluyor.”

Deniz Baykal

Ne diyelim ?

Deniz Baykal’a aklı eren, oynanan kirli oyunu farkeden ve Türkiye’nin geleceğinden endişelenen cumhuriyetçi yurttaşların hislerine tercüman olduğu bu sağduyulu ve bilge konuşması için teşekkür edelim…

TANER YILDIZ

Baykal’ın konuşmasını buradan izleyebilirsiniz:

img_3852

İsveç yeni yıla hangi yeni yasalarıyla girdi ?

Emekli aylıklarına ne kadar zam yapıldı ?

Ek çocuk parası ve konut kira yardımı ne kadar artırıldı ?

Kimlere doktor muayenesi bedava oldu ?

Kimler diş bakımı için tek kuruş ödemeyecek ?

Doğum kontrol hapları kimlere bedava verilecek?

İçkiye ve sinema biletine  ne kadar vergi zammı geldi ?

Sosyal yardım ne kadar artırıldı ?

Bisiklet ve eski ayakkabı tamir ettirmek niçin ucuzladı ?

Buzdolabı ve çamaşır makinası tamiratı masrafı niçin yarı yarıya düştü ?

Özel okullar hangi öğrencileri de kabul etmek zorunda olacak ?

Sahte polis arabası sürenlere ne yapılacak ?

Niçin herkese zorunlu plastik torba bilgisi verilecek ?

İsveç’in en yerleşik devlet geleneklerinden birisi de yeni çıkan yasaların genellikle her yeni yılın başında 1 Ocak’ta yürürlüğe girmesidir. Bu yıl da bu gelenek değişmedi.

İsveç’te 1 Ocak 2017 tarihinden itibaren geçerli olan ve çoğu insanı doğrudan ilgilendiren ya da gündelik yaşamını etkileyen bir dizi yeni yasa yürürlüğe konuldu.  

İşte yeni 2017 yılında yeni yasalarının getirdiği yeniliklerden bir demet :

85 ve üstü yaşındakilere doktor muayenesi bedava 

85 yaşının üstündeki herkes için sağlık ocağı (vårdcentral) gibi ilk aşama sağlık birimlerine yapacakları muayene ziyaretleri bedava oldu. 

Gençlere diş bakımı bedava 

Önceden 19 yaşına kadar olan ücretsiz diş bakımı (fri tandvård) üst yaşı 21’e çıkarıldı.  

İki yıl daha her yıl 1 yaş daha yükseltilerek 2019 yılında 23 yaşına kadar herkese diş bakımı ücretsiz olacak.

Ayrıca diş bakımı devlet desteğinden (statliga tandvårdsstödet) yararlanma hakkı yaş sınırı bu yıl 22’ye 2018’de 23’e ve 201’da 24’e yükseltildi.

Genç kızlara doğum kontrol hapları bedava 

21 yaşından küçükler için doğum kontrol hapları (p-piller) gibi gebelikten korunma ilaçları (preventivmedel) bedava oldu. 

Fazla çocuk parasına zam yapıldı

3 ve daha fazla çocuk için ödenen ek çocuk parasına (flerbarnstillägg) ayda 126 kr zam yapıldı. 

3 çocuğu olan ayda 730 kr, 4 çocuğu olan ayda 1740 kr ve 5 çocuğu olan ayda 2990 kr ek çocuk parası alacak. 

Konut kira yardımına zam yapıldı

Konut yardımı (bostadsbidrag)  gelir tavanı yükseltildi. Çocuklu aileler daha çok kira yardımı alacak. Kira yardımı alma yıllık gelir tavan tutarı tekbaşınalara (ensamstående) 117.000 den 127.000 krona, evli çiftler (sambor) için 58.500 den 63.500′e yükseltildi. 
Bu durumda bu ailelerin eline ayda 167 kr (yılda 2000 kr) daha fazla para geçecek.

Sosyal yardım azıcık artırıldı.

Daha öncekeri sosyal yardım (socialbidrag) diye anılan geçim desteğine (försörjningsstöd) temel alınan ülke normu (riksnorm) yüzde 1 oranında artırıldı. 

Tek başına (ensamstående) olanlara aylık geçim yardımı 30 kron artarak 2.980 kr ve çiftler (sambor) için 50 kr artırılarak 5.370 kr oldu. 

Çocuk başına yaş durumuna gören değişen aylık geçim yardımı 20 kr artırılarak örneğin 19 -20 yaşındaki bir aile bireyi için 3.570 kron oldu. 

 Ülkenin tümü için geçerli olan bu genel norm herkese eşit olarak veriliyor ve yemek, giyecek, temizlik, sigorta primi, günlük gazete, telefon, TV aboneliği ve serbest zaman etkinliği giderlerini kapsıyor. 

Emekli aylıklarına zam yapıldı

Asgari emeklilik (Garantipension) aylıklarına yüzde 1,1 oranında zam yapıldı.
Asgari emeklilik maaşı ayda brüt 7.863 kr olan bir yoksul emeklinin eline ayda net 78 kr daha fazla geçecek.

Gelir emekliliği aylığı ve konut ek yardımı (inkomstpension och bostadstillägg)  yüzde 2,8 oranında yükseldi. 

Emeklilik aylığı ayda brüt 14.000 kr olan bir gelir emeklisinin eline ayda net 260 kr daha fazla geçecek. 

Aylık brüt maaşı daha yüksek olanların  maaşına bağlı olarak eline daha yüksek net para geçecek. 

Bisiklet ve ayakkabı tamiratı ucuzladı

Bisiklet, çanta, ayakkabı elbise, perde ve havlu gibi deri ve tektil ürünleri tamiratındaki Moms oranı (yüzde 25’ten yüzde 12’ye) yarıya düşürüldü. 

 Bundan dolayı 2016 yılında 250 krona yaptırılan bu türden bir tamirat artık 2017’de 224 krona yaptırılacak. 

Beyaz eşya tamiratı da Rut kapsamına alındı

Beyaz eşyanız bozulduğunda, tamirat parası genellikle yenisinin fiyatından yüksek olduğu için artık çöpe atmayacak, öncekine göre yarı yarıya daha ucuza tamir ettirilebileceksiniz.

Ev hizmetleri giderlerini vergiden düşme kesintisi (rutavdrag) buzdolabı, buzluk, ocak, çamaşır makinesi ve diğer dayanıklı beyaz eşyaların tamirat giderlerinde de geçerli olacak. Yani bu cihazların tamirat masrafının yarısı ödediğiniz  gelir verginizden düşülerek sizin adınıza tamiratçı firmaya ödenecek.

Ancak bundan yararlanmak için ustayı / tamirciyi evinize çağırmak ve tamiratı evde yaptırmanız gerekecek. 

Beyaz eşyanızı tamirhaneye götürdüğünüz takdirde bu haktan yararlanamazsınız.

Sinemaya gitmek pahalandı

Sinema biletinden alınan kdv (moms) vergisi dört misli artırılarak yüzde 6‘dan yüzde 25‘e yükseltildi.

İşe gitmek pahalandı

2017 yılı deklarasyonunda işe yolculuk gideri kesintisi (resavdrag) yapılabilmesi için yolculuk giderinin en az 11 bin kron olması gerecek. Yani daha önce 10 bin kron olan alt sınır tutarı şimdi 11 bin krona yükseltilmiş oldu.

İçki zamlandı

Hükümet halk sağlığını korumak amacıyla) 1 Ocak’tan itibaren alkol vergisini yükseltti.

 Bir şişe sert içki (örneğin viski, votka) 2 kr, bir şişe şarap 95 öre ve bir şişe bira 25 öre pahalandı.

 
Çevre dostu hizmet otosu kullanım gideri biraz arttı

İşinde şirkete ait çevre dostu hizmet otosu kullananların (miljövänlig tjänstebil) vergiye tabi sınır tutarı 16 bin krondan 10 bin krona düşürüldü. 2016’ya göre aradaki bu 6 bin kronluk fark için de öncekine göre yararlanma vergisinin ödenmesi gerekecek. 

Engelli otomobili satın almak pahalandı

Engelli birisinin kullanımına uygun hale getirilen engelli otomobili  (handikappbil) için verilen temel yardım oranı yarı yarıya indirildi. Aynı zamanda bu destek yardımından yararlanmak için geçerli olan yıllık gelir tutarı üst sınırı da yükseltildi.

Daha düşük devlet vergisi ödenecek.

Devlet gelir vergisine (statligt inkomstskatt) tabi yıllık kazanç üst sınırları 8.900 ve 12.700 kron yukarı çekildi.

 Bu durumda ayda 36.575 kron geliri olanlar yüzde 20 oranındaki devlet gelir vergisini de ayrıca ödeyecek. 

Aylık 53.208 kron geliri olanlar ise yüzde 25 oranında devlet gelir vergisi ödeyecek.

Böylece ayda 36.900 kr kazanan birisi yılda 860 kr, ayda 53.000 kazanan birisi de yılda 1160 kr daha fazla vergi ödeyecek. 

Konut satış gelirinin tümünün vergisi ertelenebilecek

Hükümet konut piyasasındaki hareketliliği sağlamak amacıyla daha önce özel konut satışından elde edilen karın, kazanç vergisinin ertelenebildiği en fazla 1.450.000 kronluk tavan tutarı kaldırarak ne kadar olursa olsun tamamına geçici olarak 2020 yılına kadar vergi erteleme imkanı tanındı. 

Tek kişilik firmalara istihdam desteği verilecek

Firmasında hiçbir işçi çalıştırmayan bir firma bir kişiyi işe aldığı takdirde yüzde 10,21 oranındaki emeklilik sigorta primi dışında diğer sosyal vergilerini ödemeyecek. Yani yüzde 31,42 oranındaki normal işveren vergisi yerine sadece emeklilik sigortası primini ödeyecek. 

Bunun için yeni işe alınan kişinin en erken 1 Nisan 2016’da işe başlamış olması, haftada en az 20 saat çalışması ve istihdam süresinin en az 3 ay olması gerekiyor. Bu destek en fazla 25.000 krona kadar brüt aylık için geçerli olacak. Bunun üstündeki maaşın vergisi diğerleri gibi normal oranda ödenecek. 

Bu yeni kurallar 2021 yılına kadar yürürlükte kalacak. 

Küçük esnafa Moms (Kdv) muafiyeti

Küçük esnaf kazancı tutarındaki Moms (kdv) üst sınırı aşağı çekildi.

Örneğin bal ya da elektrik üreten birisinin  yıllık 30 bin krona kadar olan cirosu moms’tan muaf olacak. 

Tutukluların hakları güçlendirildi

AB hukukuna uygun olarak gözaltına alınan ya da tutuklanan çocukların, ebeveynlerine niçin tutuklandıkları konusunda bilgi verilmesini talep etme hakkı olacak. 

Ayrıca tutuklular hiçbir kısıtlamaya tabi tutulmaksızın avukatıyla başbaşa ve telefonla konuşabilecek ve mektup yazabilecek. 

Sahte polis arabalarına artık ceza kesilebilecek

Polis ve gizli polis Säpo‘nun adının, logosunun ya da başka sembollerinin özel otomobillerde kullanılması ve polis aracına benzetilmiş araçlarla trafiğe çıkılması yasak olacak. 

Bu yasağı çiğneyenler para cezasıyla cezalandırılacak. 

Daha önce isteyenler otomobillerine polis yazısı ya da logosu yazabiliyor, isterlerse otolarını polis aracı renklerine boyayabiliyorlar ve polis buna karşı birşey yapamıyordu.

Özel okullar sığınmacı çocukları da kabul edecek

Hükümet özel okullara yerleştirme yönetmeliğinde değişiklik yaptı.

Artık sırada bekleme süresine göre öğrenci kabul eden özel okullar da (friskolor) yeni gelen öğrencileri; örneğin 2 yıldır İsveç’te olan bir sığınmacı çocuğu da okula kabul etmekle yükümlü olacak. 

Belediyelerin yetişkin eğitiminden yararlanmak kolaylaştı

Belediyelerin verdiği yetişkinler eğitiminden (komvux) yararlanmak için daha önce aranan bir meslek lisesi proğramına gitmiş olma şartı kaldırıldı. Ayrıca meslek yüksek okuluna giriş şartını doldurmak için lise seviyesinde yetişkin eğitimi alma hakkı genişletildi.

Yeni kiralık konutlar için devlet desteği

İl özel idareleri, nüfusu artan ve konut sıkıntısı çekilen bölgelerde yeni yapılacak ya da konuta dönüştürülecek kiralık evler ve öğrenci evlerine yatırım desteği verecek. Bu yeni konutların enerji tasarruflu olması şartı aranacak. 

Destekler 15 yıl süreli ve belli koşullara bağlı olacak. 

Örneğin konutların aylık kira seviyesi, kiracılarda aranacak aylık gelir tutarı, konutların herkese açık biçimde kiraya çıkarılması gibi koşulların yerine getirilmesine bakılacak. 

Ev sahibi konut desteğiyle yaptırdığı kiralık evi başka bir amaçla kullanılmak üzere satamayacak

Plastik torba bilgilendirmesi yükümlülüğü getirildi

Plastik torba satıcıları ya da plastik torba kullanacı mağazalar, plastik torbanın çevreye yaptığı olumsuz etki ve kullanımının azaltılmasının çevreye sağlayacağı olumlu katkı ile  nasıl daha az torba kullanılacağı ve her yıl piyasaya ne kadar plastik torba sürüldüğü konusunda tüketicileri bilgilendirmekle yasal yükümlü olacak ! 

Ne diyelim ?

İsveç’in yeni yasaları yeni yılda İsveçlilere ve yeni İsveçli sizlere hayırlı ve uğurlu olsun !

TANER YILDIZ

img_5980

Yurtdışındaki kimler Türk vatandaşlığından atılacak ?

Ya yurda ‘kuzu kuzu‘ döneceksin ya da vatandaşlıktan atılacaksın !

Gece fermanıyla 12 Eylül faşist darbesinin ilkel “Vatandaşlıktan atma cezası” geri getirildi.

Sakız gibi istendiği gibi sündürülebilen, istenen her suçlamaya kılıflandırılabilen çok tartışmalı meşhur 302. Madde artık çok can yakacak !

İnsanlar suç işlemiş ve hüküm giymiş olmasına bakılmadan sadece şüpheyle hakkında açılmış bir soruşturma “tebligatına” uymadı diye vatandaşlıktan atılacak..

Hakkında bazı suçlamalarla soruşturma yürütülen ve yabancı ülkede bulunması nedeniyle gözaltına alınamayan vatandaşlar, yurda dönmedikleri takdirde Türk vatandaşlığından çıkarılacak. 

Dün geceki 680 sayılı fermana göre; Devletin birliği ve bütünlüğünü bozanlar, Cumhurbaşkanına suikast ve silahlı saldırıya hazırlananlar, Hükümete karşı silahlı isyan yapanlar, Hükümete ve Meclise karşı suç işleyenler, Anayasayı ihlal edenler, silahlı örgüt kuranlar ve bu örgüte silah sağlayanlar yandılar

OHAL kapsamında çıkarılan ve hemen yürürlüğe konulan 680 sayılı KHK ile Türk Ceza Kanununun ilgili maddelerince hakkında soruşturma veya kovuşturma yürütülen ve yabancı ülkede bulunması nedeniyle kendisine ulaşılamayan vatandaşlar, İçişleri Bakanlığı’nca Resmi Gazetede yapılan “Yurda Dön” ilanına rağmen 3 ay içinde yurda dönmedikleri takdirde vatandaşlıktan çıkarılacak.

İçişleri Bakanlığı’nca Resmi Gazetede yayınlanacak olan “Yurda dön” ilanından sonra 3 ay içinde yurda dönmeyen yurtdışındaki vatandaşların Türk vatandaşlığından atılmasına, İçişleri Bakanlığı’nın teklifiyle Bakanlar Kurulu karar verecek.


Söz konusu ceza maddeleri şunlar:

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun; 

“Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak” başlıklı 302’nci maddesi, 

“Anayasayı ihlal” başlıklı 309’uncu maddesi.

“Cumhurbaşkanına suikast ve fiili saldırı” başlıklı 310’uncu maddesi, 

“Yasama organı Melis’e karşı suç” başlıklı 311’inci maddesi, 

“Hükümet karşı suç” başlıklı 312’nci maddesi, 

“Türkiye Cumhuriyeti hükümetine karşı silahlı isyan” başlıklı 313’üncü maddesi, 

“Silahlı örgüt” başlıklı 314’üncü maddesi,

“Silah sağlama” başlıklı 315’inci maddesi.

Yukarıdaki maddelerde yazılı suçlar nedeniyle hakkında soruşturma veya kovuşturma yürütülen ve yabancı ülkede bulunması nedeniyle kendisine ulaşılamayan vatandaşlar, bu durumun soruşturma aşamasında cumhuriyet savcısı veya kovuşturma aşamasında mahkeme tarafından öğrenilmesinden itibaren bir ay içinde vatandaşlıklarının kaybettirilmesi amacıyla Bakanlığa bildirilecek.

Bakanlıkça Resmi Gazetede “Yurda dön” ilanı yapılacak. 3 ay içinde yurda dönmemeleri halinde, bu kişilerin Türk vatandaşlıkları Bakanlığın teklifi ve Bakanlar Kurulu kararıyla kaybettirilebilecek.

Türkiye’de vatandaşlıktan çıkarılan ilk ünlü isim Türkçenin tartışmasız en büyük şairi Nazım Hikmet Ran olmuştu. Dünyaca ünlü şairimiz 1951 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla Türk vatandaşlığından hoyratça atılmıştı. 

12 Eylül cuntası da 1980’lı yıllarda Türk sinemasının “Çirkin Kralı Yılmaz Güney‘i, “Anadolu rock kralıCem Karaca‘yı ve Türk hafif müziği sanatçısı Melike Demirağ ile eşi Şanar Yurdatapan‘ı Türk vatandaşlığından korkakça atmıştı. 

Ne diyelim ?

Anayasaya açıkca aykırı olan bu hukuksuz KHK ile asıl hükümetin kendisi Anayasa’yı  ihlal ediyor !

OHAL geçici yetkisiyle kalıcı bir yasa uygulaması getiriyor. 

Bu fermanla yurtdışında yaşayan vatandaşlara da ayağınızı denk alın denilerek gözdağı veriliyor. 

Vatandaşlık hakkı tüm medeni ve demokratik ülkelerde geri alınamayan anayasal bir temel haktır.

Bu uygar ülkelerde bir vatandaş hangi iğrenç ya da korkunç suçu işlerse işlesin vatandaşlıktan atılamaz, zaten böyle ilkel bir ceza verilmesini de hiç bir kimse istemez.

12 Eylül faşist darbesi ürünü bu çağdışı ilkel cezalandırma yöntemiyle binlerce insanın hayatı karartılmıştı. 

İsveç’te yakından tanıdığım onlarca arkadaşımız haksızca vatandaşlıktan atılmış ve mağdur edilmişti. 

Çok hoyratça ve acımasızca uygulanan ve çoğunlukla canını kurtarmak için yurtdışına çıkan solculara, farklı inanç ve etnik gruptan vatandaşlarımızı zor durumda bırakan bu çağdışı faşist cezadan daha sonraları vazgeçilmişti. 

Bu istismara ve önyargılı yaklaşımlara çok açık ilkel cezalandırma yöntemi sayesinde, ilgili yasa maddelerinin artniyetli yorumlanmasıyla hükümetin politikalarına itiraz eden muhalifleri cezalandırmak için keyfi vatandaşlıktan çıkarma kararları alınabilecektir. 

TANER YILDIZ 

img_5650

Yeni anayasa ile neler değişecek ?

Demokratik “Ana Yasası” mı yoksa Ali Kıran Baş Kesen “Baba Yasası” mı ?

Yeni anayasa teklifi dün gece komisyondan kavga gürültü geçirildi.

Bu MHP destekli AKP anayasası ile batı tipi demokratik parlamenter rejime son verilip doğu tipi otoriter tek adam ve parti devleti rejimi getirilmek isteniyor.

Türkiye’yi tek adam, kendi adamlarıyla birlikte canı istediği gibi yönetecek !

Bu “başbuğ babayasası”na göre; halk sadece 5 yılda bir kez bir cumhurbaşkanını seçecek, cumhurbaşkanı da canı kimi isterse herkesi ve herşeyi canı istediği gibi seçecek !

Cumhurbaşkanı, devlet başkanı, hükümet başkanı ve parti başkanı sıfatıyla sadece kendinin seçebildiği, sadece kendinin görevden alabildiği, sadece kendisine hesap verebilen, kendine has adamlarıyla Türkiye’yi fermanlarla (kararname) iki dudağı arasından çıkacak buyruklarla partizanca yönetecek.

Halkın Meclisi Cumhurbaşkanına devrettiği yetkilerinden dolayı pek bir işe yaramayan, kısıtlı, sembolik ve göstermelik bir “süs kurumu” na dönüşecek !


İşte kısa başlıklar halinde babayasa nın Yeni Türkiye’ye getirdikleri:

Milletvekilliği ve cumhurbaşkanlığı seçimi 3 Kasım 2019’da iki ayrı sandıkta aynı anda yapılacak.

-Yerel seçimler 2019 Mart ayında yapılacak.

-Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili seçimleri 5 yılda bir yapılacak.

– Cumhurbaşkanı iki dönem için seçilebilecek. (Şimdiki Cumhurbaşkanı Erdoğan mevcut durumundan dolayı  seçilirse üç dönem, yani 15 yıl cumhurbaşkanlığı yapabilecek)

-550 olan milletvekili sayısı 600’e çıkacak.

-25 olan milletvekili seçilme yaşı 18’e indirilecek.

– Devletin ve yürütmenin başı Cumhurbaşkanı olacak, başbakanlık makamı ise tarihe karışacak.

– Cumhurbaşkanı partisinin genel başkanı da olabilecek.

-Cumhurbaşkanı canı istediğinde Meclisi feshedecek ve erken seçim ilan edecek.

-Kuvvetler ayrılığı prensibine uyulmayacak. 

-Yasama organı Meclis yürütmeyi yani hükümeti denetleyemeyecek.

Meclis’te artık hükümetin güven oylaması almasına gerek kalmayacak. Meclis’in Gensoru yetkisi de olmayacak. Bakanları güvensizlik oyuyla düşüremeyecek. 

– Hükümeti cumhurbaşkanı tek başına kuracak ve yine tek başına onaylayacak. 

Cumhurbaşkanına, “devlet başkanı” sıfatı verilecek

Devletin başı olan cumhurbaşkanı hükümetin de başı olacak. 

Cumhurbaşkanı, cumhurbaşkanı yardımcıları ile bakanları atayacak ve görevlerine son verecek.       

-Cumhurbaşkanı Milli güvenlik politikalarını tek başına belirleyecek.

-Cumhurbaşkanı  Türk Silahlı Kuvvetlerinin Başkomutanlığını temsil edecek.            

-Cumhurbaşkanı Genelkurmay başkanını seçecek ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin kullanılmasına karar verecek.      

Cumhurbaşkanı yurdun tamamında veya bir bölgesinde gerekli gördüğünde bir kararnameyle 6 aya kadar olağanüstü hal (OHAL) ilan edebilecek.    

– Olağanüstü hallerde çıkarılabilecek Cumhurbaşkanlığı kararnameleri, olağan dönem kararnamelerinin tabi olduğu sınırlamalara bağlı olmayacak. 

Cumhurbaşkanı OHAL sürecinde temel haklar, kişi hakları ve ödevleri ile siyasi haklar ve ödevlere yönelik sınırlamalara da tabi olmaksızın kararname çıkarabilecek. Temel insan hak ve özgürlüklerini istediğinde istediği kadar askıya alabilecek. 

Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar, Meclise karşı değil cumhurbaşkanına karşı sorumlu olacak.  Hepsinin dokunulmazlıkları olacak.

Cumhurbaşkanı, yardımcıları ve bakanları ancak 400 milletvekili birden istediği takdirde Yüce Divan’da yargılanabilecek.

-Cumhurbaşkanı Anayasa Mahkemesi (Yüce Divan), Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSYK) Milli Güvenlik Kurulu (MGK), YÖK, soruştuma yetkisi  de tanınan  Devlet Denetleme Kurulu (DDK) ve YÖK üyelerini seçecek.

Komisyon, görüşmelerine 20 Aralık’ta başlanan ve MHP destekli AK Parti’li 316 milletvekilinin imzası bulunan Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapan Kanun Teklifi 5 gün sürdü, tartışmalar çok kavgalı ve çekişmeli geçti.

Yeni Anayasa önerisi önümüzdeki iki hafta içinde Ocak ayının ikinci haftasında Meclis Genel Kuruluna oylanmak üzere sunulacak.

Anayasa değişikliği olduğu için iki tur oylama yapılacak.

Referandum sürecinin aralanabilmesi için meclis oylamalarda teklifin 330 oy ve üzeri oyla kabul edilmesi gerekecek.

Ne diyelim ?

Tek kişinin elinde toplanmış bu kadar geniş ve denetimsiz iktidar gücü, bırakın bir faniye bir peygambere bile “güç zehirlenmesi” yaşatır.

Demokratik ve medeni ülkelerde, halkın çıkarları ve ihtiyaçları gözetilerek ve gerektiğinde anayasa değişikliği yapılır, birilerinin çıkarları ve ihtiyaçları gözetilip, gerektirdiğinde değil.

Şuna bakar mısınız Allahaşkına !

Yürütme (hükümet) yetkisinin tümü ve yasama yetkisi (meclis) kısmen Cumhurbaşkanı’na devredilecek !

Başbakanlık ve Bakanlar Kurulu tarihe karışacak !

Başbakanın ve Bakanlar Kurulu’nun tüm yetkileri, Cumhurbaşkanının süper yetkileriyle birleştirilecek.

Meclis’in (TBMM) denetleme yetkisi tamamen, yasama yetkisi kısmen Cumhurbaşkanı’na geçecek !

Cumhurbaşkanı hükümeti tek başına kendisi kuracak yine tek başına kendisi onaylayacak !

Meclis’in hükümet kurması, güven oylaması yapması, gensoruyla bakan düşürme yetkisi elinden alınacak.

Cumhurbaşkanı, memlekette ne varsa hepsinin ve herşeyin ‘başı’ olacak.

Tüm devlet kurumları Meclise karşı değil cumhurbaşkanına karşı sorumlu olacak.

Cumhurbaşkanı hiçbir yere karşı sorumlu olmayacak, yüce divan dışında hiçbir kurum ondan hesap soramayacak !

Tüm Cumhurbaşkanı yardımcılarını, bakanları, genelkurmay başkanını, komutanları, hakimleri, savcıları, yüce divan olan anayasa mahkemesi üyelerini, rektörleri, yüksek müfettişleri, büyükelçileri, valileri, emniyet müdürlerini ve diğerlerini tek başına canı istediğinde göreve getirecek, canı istemediğinde görevinden azledecek !

Cumhurbaşkanı Türkiye’yi özel çiftliği gibi canı istediği gibi yönetecek !

Türkiye’nin tapusu adı Devlet Başkanı olarak değişen Cumhurbaşkanı’nın üzerine geçirilecek !

Hayırsız bir yasadan hayır gelmeyeceğini bildiğim için hayırlı olsun diyemiyorum…

TANER YILDIZ 

img_5562-2

Stockholm’un taşı, toprağı altın oldu !

İşte semt semt Stockholm’un konut fiyatları !

Biten yıl 2016’da en çok parayı hangi semt konutları kazandırdı ?

En yüksek ve en düşük artış hangi semtlerde yaşandı ?

Stockholm’un en pahalı ve en ucuz konutları hangi semtlerde bulunuyor?

En ucuz ve en pahalı ortalama m2 konut fiyatları ne kadar oldu ?

1 milyona yakını Stockholm belediyesinde oturan toplam 2 milyon 250 bin büyükşehir nüfusuyla İskandinavya’nın en kalabalık şehri olan Stockholm’da konut fiyatları artan göç, konut sıkıntısı ve düşük faizin etkisiyle aldı başını gidiyor…

Bu yıl Rinkeby’nün getto evlerinin bile aşırı fiyat artışı herkesi çok şaşırttı !

2016 yılında Stockholm’da konutta en yüksek fiyat artışı Rinkeby gettosunda yaşandı.

Hiç bir etnik İsveçlinin oturmadığı ve çoğunluğu Somalili ağırlıklı sığınmacıların yaşadığı kentin kuzeyindeki yabancı gettosu Rinkeby semtindeki konutlar 2016 yılında rekor prim yaptı. 

Rinkeby konutlarının metrekare fiyatı yüzde 22 oranında yükseldi. 2015 yılında 21.000 kron olan metrekare fiyatı 2016 yılında 26.000 krona çıktı..

Bir başka deyişle geçen yıl Rinkeby’den 1 milyon krona bir daire satın alan birisi bir yılda “oturduğu yerde“220 bin kron kar etti !

Bu rekor artışa rağmen yine de Stockholm’un en ucuz konutları hala 70’li ve 80’li yıllarda çoğunlukla Türklerin yaşamış olduğu Rinkeby semtindekiler. 

Stockholm’un en ucuz konutları göçmen gettosu Rinkeby‘de (26.000 kr m2) ve  en pahalı konutları’da zengin semti Östermalm‘da (103.577 kr m2) bulunuyor. 


Eskinin işçi şimdinin kozmopolit ve renkli semti Södermalm konutları üst orta sınıf ve yüksek memur semti Kungsholmen konutlarıyla fiyat yarıştırıyor.

Vasastan‘daki  konut fiyatları şehir merkezindeki Norrmalm konutlarının üstüne çıktı. 

İşte sırasıyla Stockholm semtlerindeki güncel konut fiyatları ve 2015 yılına göre 2016’daki yıllık fiyat artış oranları :

Rinkeby % 22 (26.000 m2).

Birinci sırada 2015 yılında 21.000 kron olan metrekare fiyatı 2016 yılında 26.000 krona çıkan yüzde 22 artışla Rinkeby geliyor. 

Hässelby – Vällingby % 13  (40.887 m2).

İkinci sırada yüzde 13 artışla Hässelby-Vällingby semti geliyor. Bu semtlerdeki konut m2 fiyatı ortalama 36.087 krondan 40.887 krona yükseldi.

Liljeholmen % 12 (65.815 m2).

Üçüncü sırada gelen Liljeholmen yüzde 12 prim yaptı.

Ortalama konut m2 fiyatı 58.813 krondan 65.815 krona yükseldi. 

Sickla (66.534 m2), Hammarby Sjöstad (70.857 m2).

Sickla ve Hammarby Sjöstad yüzde  9 prim yaptı. 

Ortalama konut m2 fiyatı  Sickla’da 60.774 krondan 66.534 krona, Hammarby Sjöstad’da ise  64 776 krondan 70 857. krona yükseldi. 

Farsta (42.192 m2), Enskede (54.900 m2), Sundbyberg (58.212 m2).

Farsta, Enskede ve Sundbyberg ‘de yüzde 9 prim yaptı.

Ortalama konut m2 fiyatı  Farsta’da 38 579 krondan 42 192 krona, Sundbyberg ‘te 53 384 krondan 58 212 krona, Enskede’de 50 460  krondan 54 900 krona yükseldi. 

 Solna (57.459 m2), Stora Essingen (74.608 m2), Norra Djurgården (76.409 m2), Kvarnholmen (63.034 m2).

Solna, Stora Essingen, Norra Djurgården ve Kvarnholmen yüzde 8 prim yaptı.  Ortlama m2 fiyatı  Solna’da 53 040  krondan 57 459 krona,  Stora Essingen’de 68 888 krondan 74 608 krona,  Norra Djurgården’de 70 605 krondan 76 409  krona, Kvarnholmen’de 58 111 krondan 63 034 krona yükseldi. 

Östermalm (103.577 m2), Vasastan (94.471 m2), Hjorthagen (73.119 m2), Gärdet (89.221 m2).

Östermalm, Vasastan, Hjorthagen ve Gärdet yüzde 8 prim yaptı.

Ortalama m2 fiyatı Östermalm 95 915 krondan 103 577 krona,  Vasastaden 87 802 krondan  94 471 krona, Hjorthagen 67 982 krondan 73 119 krona, Gärdet 83 690 krondan 89 221 krona yükseldi. 

Årsta % 8 (56.775 m2).

Årsta yüzde 8 prim yaptı. 

Ortalama m2 fiyatı Årsta 52 657 krondan 56 775 krona yükseldi. 

Kista % 7 (38.461 m2).

Kista 2016’da yüzde 7 prim yaptı. 

Ortalama m2 fiyatı Kista 38 461 krona yükseldi. 

Bromma % 6 (55.002 m2), Hägersten (59.906 m2), Sicklaön (57.120 m2).

Bromma, Hägersten ve Sicklaön yüzde 6 prim yaptı.

Ortalama m2 fiyatı Bromma  51 893 krondan  55 002 krona,  Hägersten  56 441 krondan  59 906 krona , Sicklaön  53 825 krondan  57 120 krona yükseldi. 

Södermalm % 6 (87.816 m2), Kungsholmen (87.434 m2), Gamla Stan (101.425 m2).

Södermalm, Kungsholmen, Norrmalm ve Gamla Stan 2016’da yüzde 6 prim yaptı.

Ortalama m2 fiyatı Södermalm  87 816 kron, Kungsholmen  87 434 kron, Norrmalm 92 487 krona, Gamla Stan 101.425 krona yükseldi.

Älvsjö % 6 (47.059 m2).

 Älvsjö 2016’da yüzde 6 prim yaptı. Ortalama m2 fiyatı Älvsjö’de 44 283 krondan 47 059 krona yükseldi. 

Skärholmen  % 6 (36.456 m2).

Skärholmen 2016’da yüzde 6 prim yaptı

Ortalama m2 kare fiyatı Skärholmen’de 34 538 krondan 36 456 krona yükseldi. 

Lilla Essingen % 5 (78.908 m2).

Lilla Essingen 2016’da yüzde 5 prim yaptı. 

Ortalama m2 fiyatı Lilla Essingen’de  78 908 krona yükseldi.

Skarpnäck % 4 (37.127 m2)

Skarpnäck 2016’da yüzde 4 prim yaptı. 

Ortalama m2 fiyatı Skarpnäck’te 35 538 krondan 37 127 krona yükseldi.  

Vantör % 3 (41.930 m2)

Vantör 2016’da yüzde 3 prim yaptı.

Ortalama m2 fiyatı Vantör’de 40 611 krondan 41 930 krona yükseldi. 

 Ne diyelim ?

Allah parası olmayan konutsuzlara ve azıcık parasıyla konut arayanlara kolaylıklar versin !

TANER YILDIZ

 
 

 

 

 

img_5493

Hatice Göksen, İsveç’te yılın “Işık Saçanı” ödülü aldı !

Hatice Gökşen hanım, inanılmaz alçakgönüllüğüyle, yardımseverliğiyle, yüzünden hiç bir zaman ve hiçbir durumda eksik etmediği ve karşısındakine sevgi ve güven aşılayan güneş ışığı sıcaklığındaki gülümsemesiyle insanın içini ve yüreğini ısıtan ve buram buram Anadolu kokan bir kadındır.

O çevresine dalga dalga sevecenlik,  esirgemecilik, yüreklilik, fedakarlık, merhametlilik, üretkenlik, mücadelecilik ve eylemcilik akımları saçan, kelimenin tam anlamıyla gerçek, görkemli ve asaletli bir Anadolu kadınıdır. 

O,  göğsünün sol yanında insanlık için çarpan kocaman ve sımsıcak yüreğine, 72 milleti birden birbirinden ayırt etmeden sığdıran bir güzel Anadolu insanıdır. 

O, Anadolu’nun tüm dertlerini ve meşakkatini sırtında ve tertemiz vicdanında taşıyan, aynı zamanda tüm olumlu özelliklerini ve niteliklerini de gönlünün derinliklerinde ve yufkacık yüreğinde saklayan, başı her daim dimdik duran, bıkmadan, yılmadan ve yorulmadan çalışıp çabalayan sabırlı ve dayanıklı bir Anadolu anasıdır. 

O, Anadolu’nun kızıl korlu ateşinden aldığı alev alev ışığını, İsveç’in soğuk ve karanlık ikliminde çevresine ışıl ışıl saçan bize ait bir Işıklı Azize’dir !

İsveç Devlet Radyosu P4 Sörmland‘dan “Yılın Işık Saçanı” ödülünü alan Hatice Gökşen canlı yayında şöyle diyor: 

“- İnsan sadece kendini düşünmemeli, aynı zamanda kötü durumda olan başkaları içinde bir sorumluluğu olduğunu unutmamalı ve elinden geldiğince mümkün olan daha çok insana yardımcı olmalıdır.”

İşte Ödül Adaylığı Gerekçesi:
Benim, kocaman yüreği olan ve çevresinde ne kadar insan varsa hepsinin de hayatına renk katan bir kadınla her gün birlikte çalışma ayrıcalığım var. 

 Adı Hatice Gökşen ve Türkiye kökenli.

Hatice insanların iyiliği için aktif olarak çalışan birisi.

O, Türkiye’nin geleceği için mücadele eden derneklerde aktif olarak çalışıyor ve sesini duyurabileceği tek bir gösteri yürüyüşünü bile kaçırmıyor.

Avrupa’nın diğer yerlerindeki muhtaçlara giysi yardımı gerektiği zaman elinden geleni hiç bir zaman ardına koymuyor ve onlar için mümkün olduğunca çok giyecek topluyor.

Sadece bunlar değil, inanılmaz derecede şefkatli, zeki, sevecen ve her zaman başkalarını dinlemek için vakti var. O herkese güven telkin eden ve her zaman yüzünde gülümsemesini esirgemeyen birisi. Hatice’nin, etrafındaki kimselerin en iyi yanlarını ortaya çıkaran bir çekiciliği var.

Hatice son 11 yıldır Strängnäs Polis karakolu danışmasında çalıştığı için pasaportunu yenilemek isteyen tüm Strängnäslilerle yıllar içerisinde yüz yüze görüşmüş ve onlarla mutlaka sevecence konuşmuş birisidir.

Hatice öylesine şefkatli, neşeli ve herşeyden önce karşısındaki kişiye cömertce zaman ayırabilen birisi ki, kendisiyle 5 yıl önce görüşmüş olan birçok kimse bile onu hala hatırladıklarını belirtiyor. 

Hatice gerçekten aramızda çok daha fazla olması gereken harika bir meslektaş ve iyi bir insandır. 

Onun, elinde kalan en son şeyini bile eğer bir başkasına faydası ya da yardımı olacaksa hiç tereddüt etmeden paylaşacağına emin olabilirsiniz. 

Dostça selamlarımla 

Helena Wahlund”

Türkçesi : Taner Yıldız

Ne diyelim ?

Bu ödül gerekçesinde yazılanları Hatice hanımın fazlasıyla hakettiğine ben defalarca tanık oldum. Az bile yazmışlar. 

Onu tanıyanlar bu yazılanların canlı tanığıdır.

Hatice Gökşen’i yürekten tebrik ediyor, bence alması gereken diğer ödülleri de bekliyorum !

TANER YILDIZ 

Nominering till årets ljusbärare :

” Jag har förmånen att varje dag få arbeta med en kvinna som har ett enormt stort hjärta och förgyller tillvaron för så många. Hon heter Hatice Göksen och kommer ursprungligen från Turkiet. Hatice jobbar aktivt med att människor ska få det bättre. 

Hon är aktiv i föreningar som är engagerade i Turkiets framtid, hon missar gärna inte en demonstration där hon har möjlighet att göra sin röst hörd. 

Hon har vänner som kör ner kläder till bättre behövande i Europa, när det är dags gör hon vad hon kan för att samla in så mycket som möjligt.

Men inte bara det, hon är otroligt omtänksam, hon är klok och har alltid tid att lyssna.  Hon inger ett stort förtroende och bjuder alltid på ett leende. Hatice lockar fram det bästa i människorna runt omkring henne.

Hatice arbetar i polisens reception i Strängnäs sedan snart 11 år och många Strängnäsbor har genom åren träffat henne när det varit dags för att förnya passet. 

Många nämner att de minns mötet med henne för fem år sedan eftersom hon är så trevlig och omtänksam men framförallt tar sig tid för individen hon möter.

Hatice är en fantastisk kollega och medmänniska, det borde verkligen finnas fler som henne.
Hon skulle dela med sig av det sista hon hade om det kunde hjälpa en medmänniska utan minsta tvekan!

Vänliga hälsningar 

Helena Wahlund

http://sverigesradio.se/sida/artikel.aspx?programid=87&artikel=6581075

img_7456

Bir Mum Yak !

 

İsveç’in en içli Noel şarkısı

Bir mum yak 
ve yansın bırak,
yansın ki umut asla kaybolmasın.

Şimdi karanlık 
ama tekrar doğacak aydınlık.


Bir mum yak,
inandıklarının hepsi için,
bağrında barındığımız bu gezegen için.

Bir mum yak 
dünya çocukları için.


Kayan bir yıldız gördüm,
Bu gece herkes uyurken,


Sanırım o anda,
seni umdum yakınımda.

Bir dakika önce bir saniye yanıp, 
sonra da sönüp kaybolurken, 
bir tek ben miydim onu gören ?

Şarkı söylediler radyoda,
barış olsun diye dünyada
inanmak isterdim bu yıpranmış laflara 
Bir mum yak…

Bir kart aldım Wyndham’dan,
neresi olduğunu bilmiyordum ben.

Bir baktım ki haritaya, 
dünyanın öbür tarafındaydın sen.


Ama aynıydı gökyüzü,
aynıydı deniz 
ve gördüğüm yıldız.

kayıp gitmişti 
düşlediğimiz her şey için,

kayıp gitmişti düşlediklerimizi unutmamamız için

Mutlu Noeller, 
Mutlu Yeni Yıllar !

Kendine iyi bak,
Söz ver bana !
bu dileğim benden selam sana.

Bir mum yak 
ve yansın bırak,

yansın ki umut asla kaybolmasın,

Bir mum yak, 
inandıklarının hepsi için,
bağrında barındığımız bu gezegen için. 

Bir mum yak 
yeryüzü çocukları için.

Ahh bir mum yak 
dünya çocukları için !

Bir mum yak 
dünyanın çocukları için.

Söz yazarları: Niklas Strömstedt och Lasse Lindbom (1987)

Türkçesi: Taner Yıldız 

Ne diyelim ?

İsveçlilerce çok sevilen, benim de çok sevdiğim ve ara sıra dinleyip hüzünlendiğim, sizin de dinleyince seveceğinizi bildiğim, halkın gönlünde bir İsveç klasiği olmuş sevgi ve umut dolu “Tänd ett ljus !” şarkısını ve benim naçizane Türkçeye çevirimle sözlerini paylaşıyorum. 

Buda benim sizlere Noel hediyem olsun !…

TANER YILDIZ

http://youtu.be/wfW2gzNUf-U


            

     

img_7013-2

İsveç’te Noel Nasıl Kutlanır ?

Noel Tekesi, Noel Çamı, Noel Baba, Noel Hediyesi, Noel Yemeği, Noel İçkisi, Noel Şamdanı, Advent Mumları, Azize Lusiya yürüyüşü, Noel Tatili

İsveç Noel Kutlaması denilince ilk akla gelenler

İsveç Noel geleneklerinin en önemlisi bu Noel’de de ne yazık ki olmayan kar yağışıdır!


İsveç Noel Tekesi (Julbocken)

İsveç’in Hristiyanlık öncesi geleneklerinden olan ve Kuzey Mitolojisinde “güç ve bereket” sembolü olarak görülen ve sonradan Noel Kutlamalarına taşınan, iri saplardan yapılan İsveç’e özgü Noel Tekesi (Julbocken). En ünlüsü her yıl Noel öncesi dikildikten sonra mutlaka Noel’i göremeden yakılan dev boyutlu Gävle Noel Tekesi’dir.

İsveç’in Noel kutlamalarında dinsel ayinlerden çok kültürel gelenekler öne çıkar.

Noel’de Stockholm
Noel Bayramı‘nın temel geleneği İsa Mesih‘in doğduğu bu gecede dünyanın huzurbarış ve kardeşlik içinde olması, kutlamaların sevgi, sevinç ve ahenk ortamında yapılmasıdır.
Özellikle çalışan çocuklu ailelerin mümkün olduğunca çok yönlü Noel havası  yaratabilmek ve Noel’in tüm geleneklerini yaşayabilmek, yaşatabilmek için çabalaması, bunun için son ana kadar süren alışveriş koşuşturması ve tatlı bayram telaşı da bir Noel geleneği sayılabilir.

Noel çamı (Julgran)

Noel çamı, Noel kutlamasının olmazsa olmazı ve merkezi konumlu en önemli aksesuarıdır.

Noel yaklaşırken oturma odasının baş köşesine gösterişlice kurulur!

Çam ağacı ışıklı ve rengarenk, çoğu yuvarlak ve yıldız şekilli parlak süslemelerle ve pırıltılı şeritlerle (julpynt) süslenir.

Çocuklar için önceden alınan ve parlak kağıtlara sarılıp kurdeleyla bağlanan irili ufaklı Hediye Paketleri, bu ışıl ışıl ve rengarenk süslü Noel çamının altına, -Noel arifesinde (Julafton) açılmak üzere – bırakılır..

Noel Baba (Jultomte İsveç’in Noel Baba‘sı çocuklara hediyesini vermek için eve gece vakti bacadan girmez !

Bunun yerine Noel baba,  24 Aralık’ta ki Noel Arifesi (Julafton) günü öğleden sonra ya da akşam üzeri sırtında hediye çuvalıyla evleri tek tek dolaşır.

İsveç TV ‘sinde her yıl muhakkak gösterilen geleneksel, Varyemez Amca ve dostları mutlu Noeller diliyor (Kalle Anka och hans vänner önskar god jul) adlı Disney çizgi filmine hep birlikte bakılır.

Noel Hediyesi (Julklapp)

Noel hediyeleri parlak renkli yaldızlı kağıtlara sarılır ve çoğunlukla kırmızı kurdelayla süslüce bağlanır !
Noel’de özellikle çocukların Noel hediyesi ile sevindirilmesi şarttır !

Öncelikle aile bireylerine ve yakın akrabalara Noel hediyesi verilir. Hediyenin ne olacağı konusunda hiçbir kısıtlama yoktur.

Julklapp adı,  hediyenin eğlenceli biçimde verilmesi geleneğinden geliyormuş.

Birisine hediyesini ‘fırlatıp kaçmak’, ‘kapısını tıklatıp bırakmak’ ya da ‘çaktırmadan vermek‘ gibi.

Noel çamı altında saklanan hediye paketlerini genellikle Noel arife gününde, evden gazete alma bahanesiyle çıkıp, Noel baba kılığına giren evin babası ya da bir başkası, önceden hazırladığı sırtındaki hediye çuvalıyla  eve döner ve evde Noel Baba’nın  hediyesini getirmesini sabırsızlıkla ve heyecanla bekleyen çocuklara dağıtır.


Noel Yemeği   (Julmiddag)

Arife gününde ailenin tümü biraraya gelip birlikte vakit geçirir. Uzak ya da yakın akraba ziyaretleti yapılır. Hatta bazı akrabalarla yılda bir kez sadece Noel’de karşılaşılır !

Arife günü akşamı (Julafton) yakın akraba ve yakın dostlarla Noel sofrası’na birlikte oturulur.

Geleneksel Noel jambonu (domuz budu) Julskinka‘nın haşlandığı tenceredeki et suyuna ekmek bandırılması  (Dopp i grytan) adettendir.

Noel Sofrası’nda her zaman haşlanmış domuz budu (julskinka), İsveç köftesi (köttbullar), parmak sosis (prinskorv), salamura ringa balığı (sill), kurutulmuş balık (lutfisk) ve kırmızı lahana (rödkålbulunur.

Tatlı olarak da sütlaç (risgrynsgröt) yenir.

İsveç Noel klasiği zencefilli kurabiye (pepparkaka)
Noel süresince de bol bol zencefilli kurabiye (pepparkakor), karamel, badem ezmesi, şekerlemeler, fındık -fıstık, ceviz gibi çerezler tüketilir

Noel İçkileri

Baharatlı sıcak İsveç şarabı Glögg kulplu cam bardaklarda içilir !
Çeşitli baharatlarla ve çeşnilerle lezzetlendirilen alkollü ya da alkolsüz olabilen İsveç’e özgü geleneksel baharatlı sıcak şarap (glögg) ve alkolsüz Noel birası (julmust) Noel döneminde bol bol içilir.

Noel sofrasında erkeklerin, minik kadehlerde tek dikimde hızlıca ağzına attıkları sert İsveç rakısı snaps (nubbe) ile sofrada şerefe yapmaları, hiç ihmal etmedikleri köklü bir Noel geleneğidir.

Hediyeler açılırken de çevredeki yetişkinler genellikle bira, konyak ya da Porto şarabı içerler..

Noel Şamdanı (Adventljusstake)

Üçgen şeklindeki yedi mumlu elektrikli advent şamdanı evdeki pencerelerin önlerine konulur. Pencerelere ışıklı yıldız lambalar asılır.

Balkonlar ve bahçedeki ağaç ve çamlar minik ampüllü şerit lambalarla pırıl pırıl ışıklandırılır.

Advent mumunun yakılması (Tända adventsljus)

Noel hazırlıkları Kasım ayı son Pazar’ında başlayan ve ‘kutsal doğuş‘ haftasında yani Noel’de sona eren ‘dört adventin (Noel öncesinin 4 Pazar’ı) ilk mumunun yakılması ile başlar.

Sırasıyla her sonraki Pazar günü bir mum daha yakılır. Böylece Noel’de mumların hepsi de yanar durumda olur. Bu dönemde oruç tutanlara da rastlanır.


Sankta Lucia yürüyüşü (Luciatåg)

Uzun beyaz giysili ve kırmızı şerit kuşaklı genç kızların en önünde, başında mumlu taç taşıyan Azize Lucia (Sankta Lucia) ve arkasında başlarına pırıltılı şerit saran ve ellerinde yanan bir mum tutan nedimeler (tärnor)  ile yıldızlı oğlanlar (stjärngosse) özel Lucia şarkısı eşliğinde Lusiya geçit yürüyüşü (luciatåg) yaparlar, koro halinde Lucia ve Noel şarkıları söylerler.


İsveç’e İtalya’dan gelen ama sonradan isveçlileşen, karanlıkları aydınlatan ışıklı azize  Sankta Lucia (Azize Lusiya) yürüyüşü, tüm okullarda ve çocuk yuvalarında 13 Aralık’ta sabah saatlerinde yapılır.

Noel Tatili (Julhelgen)

İsveç’in yaz tatilinden sonra en uzun tatilidir.

Hediyelerin dağıtıldığı, ziyaretlerin yapıldığı ve ailecek Noel yemeğinin yenildiği Noel arife gününde herkes ailesiyle birlikte olabilsin diye (en geç öğleden sonra) İsveç’teki tüm işyerleri, dükkanlar ve mekanlar kapalı tutulur.

Sadece hastane acil servisleri, polis,itfaiye ve ulaşım araçları kısıtlı personelle işbaşında bulunur.

Noel tatil günleri şunlardır :

24 Aralık Noel Arifesi (Julafton)
25 Aralık
Noel Günü (Juldagen)
26 Aralık
Noel İkinci Günü (Annandag Jul)

31 Aralık Yılbaşı gecesi (Nyårsafton)
1 Ocak
Yeni Yıl Günü (Nyårsdagen)

6 Ocak Onüçüncü Gün (Tretteondedagen)
13 Ocak
Yirminci Gün (Tjugondedagen)

Noel Bayramı Dini Günleri

Hz. İsa’nın doğum günü 25 Aralık’ta başlayıp, 12 gün süren ve 6 Ocak’ta biten dönemdir. (İsveç’te 13 ya da 20 gün sürdürülüyor).

Noel kutlamasının bitişi

Noel tatili,  13 Ocak 2017 de Noel Çamı’nın önce etrafında ‘döne döne oynanıp‘ sonra da ‘süsleri kopartılıp‘ pencereden dışarı atılarak yapılan ‘Noel çamı yağmalaması’  (Julgransplundring) ile tamamen bitirilir ve böylece Noel’in tüm izleri silinmiş olur !.

Ne diyelim ?

İsveçlilerin yüzde 40’ı bu Noel tatilinde İsveç’in soğuk ve karanlık havasında kiliseye gidip dini ayinlere katılmak yerine, güneşlenip denize girmek için Tayland ve Kanarya Adaları’na uçmayı tercih ediyorlarmış.

Hani bana göre de hiç fena etmiyorlarmış  !

God Jul !

Gott nytt år !

Mutlu Noeller !  

İyi yeni yıllar !


TANER YILDIZ

img_5404

İsveç’in bembeyaz okuluna kapkara Muhammed nasıl girdi ?

İSVEÇ’İN EN BEYAZ OKULU ARTIK BEMBEYAZ DEĞİL !

Beyaz Okul” diye anılan Bromma semtindeki Äppelviksskolan (okulu) tarihinde ilk kez sığınmacı kökenli bir öğrenciyi bir sınıfına almış. 

Hem de sanki bembeyaz, zengin ve yabancı düşmanı velilere nazire yapar gibicesine  onların en görmek istemedikleri yabancı kökenli tipi olan Muhammed adlı İsveç’e yalnız başına gelen 15 yaşındaki Somalili bir sığınmacı çocuğu, yani kara tenli bir müslümanı ve 15 diğer sığınmacı arkadaşını almışlar!

Aftonbladet gazetesinin Jonna Sima imzalı başmakalesinde yeralan bilgilere göre; Stockholm’un doğa cenneti seçkin Bromma semtinin seçkin okulu Äppelviks okulunun sıralarında, bu zamana kadar sadece yüksek gelirli aileleriyle 10 milyonluk villalarda yaşayan hakiki İsveçli zengin çocukları oturuyormuş.

Belli ki hepsi de beyaz tenli hakiki isveçli olan öğrenciler, okul tarihi boyunca sınıflarına hiç esmer tenli öğrenci ayak basamadığı için sadece birbirlerinin beyaz tenli yüzlerine ‘beyaz beyaz baka baka’ bembeyazlaşıyormuş !

Yabancı kökenli sığınmacılara gayriresmi yöntemlerle fiili olarak kapalı tutulan temel okulun öğrencilerinin tamamı, ailesi yüksek gelirli İsveçli öğrencilerden oluşuyormuş.

Belli ki okul bahçesinde sadece yüksek terbiyeli ve beyaz tenli çocuklar oynuyor ve öteki okullardaki esmer tenli öğrencilerin aksine bağırıp çağırmadan, itişip kakışmadan koşturuyormuş !

Bu haliyle sanki segrasyon (ayrıştırma) savunuculuğunun ve entegrasyon (bütünleşme) karşıtlığının sembolüymiş gibi  bembeyaz olarak korunan Äppelviks okulu bundan dolayı zaman zaman eleştirilse de, zengin ve hakiki İsveçli öğrencilerin ailelerinin tepkisinden çekinen okul yönetimi her seferinde şikayetleri bir bahaneyle geçiştiriyor ve bu ayrıştırma politikasını tavizsiz sürdürüyormuş.


Diğer okulların aksine Äppelviksskolan’a giden öğrencilerin yüzde 99’undan fazlası okuldan başarıyla mezun oluyor ve en iyi ve seçkin liselerden istediklerine girmeye hak kazanıyormuş.

Halbuki neredeyse yakın komşu sayılacakları, öğrencilerinin tamamı yabancı kökenli yoksul aile çocuklarından oluşan, 10-15 kilometre ötelerindeki Rinkeby ve Tensta okullarında ise durum bunun tam tersi.

Bu okullardaki öğrencilerin büyük çoğunluğu temel okuldan doğru düzgün mezun bile olamıyor !

Zar zor mezun olanların düşük ders notları ise genellikle kaportacılık, oto tamirciliği, aşçılık, berberlik gibi çırak yetiştiren ve düşük puanla girilenilen lise programlarına yetiyor. 

Uluslararası öğrenci bilgi ölçüm sınavı PISA sonuçlarına göre İsveç’te artan segrasyon (ayrıştırma) ve yoksul aile ortamı yaşamı nedeniyle öğrenci bilgi ve beceri sınavında daha önceleri üst sıralarda yeralan İsveç bu konumunu kaybetmiş ve güç bela OECD ortalamasını ancak yakalayabilmişti. 

15 yaşındaki Müslüman kara tenli ve Somalili Muhammed, köktendinci Al Şabab örgütüne asker olmamak için ülkesinden kaçmış ve 2015 yılında İsveç’e tek başına gelip sığınmış. Tensta’da bir koruyucu ailenin yanına yerleştirilmiş. 

Muhammed’le birlikte 15 diğer müslüman yalnız sığınmacı çocuğun bahar döneminde Äppelviks okuluna yerleştirilmesi, zengin öğrenci velileri arasında homurdanmalara, yazılı ve sözlü tepkilere, eleştirilere ve şikayetlere neden olmuş.

Muhammed ve arkadaşlarının aynı okulda kendi çocuklarıyla birlikte olmasından büyük endişeye kapılan bazı veliler bir kampanya başlatarak bunu engellemek ve destek toplamak için önyargılı uyarılar içeren bir e mektup göndermişler velilere

Mektupta Muhammed ve arkadaşları okula geldiğinde, okulda kültür çatışması yaşanacağını, okulun suç yuvasına dönüşeceğini ve okulda uyuşturucu bağımlısı ve satıcılarının okulda cirit atacağını  savunmuşlar.

Okudukları bu saçmalıklarla dolu haksız mektuptan rahatsız olan ve okulun kapısının yabancı kökenli öğrencilere de açılmasından memnunluk duyan okulun 2 öğrencisi okul gazeteleri Milo’da yayınladıkları ve büyük dikkat çeken olumlu bir yazıyla tepki göstermişler. 

Bu kampanyayı başlatan velilere akıllarını başlarına almalarını ve yabancı düşmanlığı önyargılarını kendilerine saklamaları başkalarına yaymayı durdurmaları çağrısında bulunmuşlar.

Bu omurgalı ve medeni cesaretli çağrı yazısının olumlu sonucunu da kısa süre içinde almışlar. Sığınmacı öğrencilere karşı olan olumsuz havayı ve mesafeli tavrı tersine çevirmişler. Kararsız duran velilerin çoğunluğunu yanlarına çekmişlee.

Evet gerçekten de bir kültür çatışması yaşanmış bu seçkin okulda. Ama bu endişeli velilerin savunduğu türden bir çatışma değil de önyargılı yabancı düşmanlığı kültürü ile hoşgörülü eşitlik kültürünün arasında geçen ve iyilerin kazandığı bir kültür çatışması olmuş.
Okulunda hayatında ilk kez beyaz olmayan bir öğrenci gören ve büyüyünce Dışişleri Bakanı olmayı düşündüğünü söyleyen 15 yaşındaki Elliot adlı hakiki isveçli ve beyaz öğrenci şöyle demiş:

“- Okulumuz ‘beyaz okul’ diye anılıyordu. Bu durum bizim için de bir dönüşüm olacaktır. Okulda şimdiye kadar sadece beyazları görebiliyorduk,  korkunç ortamlardan kaçıp buraya gelen hiçbir Suriyeli’yi görememiyorduk. Okulumuzun kapısının sığınmacı çocuklara da açılması, bu zamana kadar okulda olmuş olan en iyi olaydır bence.” 

Ne diyelim ?

Geleceğin Dışişleri bakan adayı hakki isveçli beyaz Elliot gibi öğrencilerin varlığı, gerçekten de gelecek için umut veriyor..

Beyaz kapitalist sistemin esir aldığı ve sömürü üzerine kurguladığı utanç verici dünya düzeninde bir avuç beyaz zengin azınlık,  yoksul esmer çoğunluğun sırtından bir eli yağda bir eli balda yaşamaktalar.

Küreselleşen dünya da artık başkalarının çektiği ya da çektirildiği çileleri görmezden gelerek “beyaz beyaz ya da bembeyaz yaşamak” artık pek de kolay olmayacak gibi… 

Olmamalı da !

TANER YILDIZ

 

  
     
       

img_5261

Türkiye’de Emeklilik’te İsveç gurbetçisine büyük haksızlık yapılıyor !

İsveçli gurbetçinin göz göre göre hakkı yeniliyor !

Türkiye’de emekli olmak isteyen İsveçli gurbetçiler resmen soyuluyor !


Almancı gurbetçi, İsveçli gurbetçiden üstün tutuluyor !


Bu haksızlığa, bu ayrımcılığa Allah’da kul da razı olmuyor !

Ama elden de birşey gelmiyor !

Çünkü AKP hükümeti bu ayrımcılıkta direniyor, Nuh diyor Peygamber demiyor !

TC yurtdışı emeklilik işlemlerinin uygulamasında Anayasa’da yer alan eşitlik ilkesi açıkça ihlal ediliyor !



Peki niçin İsveçli  bir gurbetçi Almancı bir gurbetçinin 1,5 misli prim ödüyor ?

Peki niçin İsveçli bir gurbetçi kadın Almancı bir gurbetçi kadının ödediği primin 1,5 mislini ödemesine rağmen ondan ancak  13 sene sonra emekli olabiliyor ?

Türkiye’de şimdiki borçlanarak yurtdışı emeklilik uygulamasında şöyle yapılıyor :

Almancı bir gurbetçi 63 bin TL toplu prim ödeyip, 45 yaşında Türkiye’de emekli olabiliyor. 

Aynı durumdaki İsveçli gurbetçi ise 95 bin TL toplu prim ödeyip, 58 yaşında Türkiye’de emekli olabiliyor. 

Hem Almancı hem de İsveçli gurbetçi aynı 3201 sayılı yasa kapsamında olmalarına rağmen niçin böyle farklı bir işleme tabi tutuluyor ?

Bunun tek bir nedeni var:

Yaşanılan ve çalışılan ülkedeki ilk sigortalı işe başlama tarihi !

Peki bu nasıl mümkün oluyor ?

Çünkü Almanya’daki ilk işe başlama /yerleşme tarihi emeklilik hesaplamasında kabul ediliyor ama İsveç’te ilk işe başlama tarihi ise emeklilik hesaplamasında kabul edilmiyor !

Almancı gurbetçinin yurtdışı hizmet süresi sigortalı işe başladığı ilk günden ileriye doğru hesaplanıyor.

Aynı tarihte işe başlamış İsveçli gurbetçinin yurtdışı hizmet süresi ise Türkiye’de emekli olduğu son günden geriye doğru hesaplanıyor !

Yani Almancı gurbetçiye yapılanın tam tersi İsveçli gurbetçiye yapılıyor !

Türkiye’de emeklilikte, 3201 sayılı yasaya göre yurtdışı hizmet/ ikamet süreleri temel alınıyor ve bu süre kapsamında borçlanılıyor.

Yurtdışından bir gurbetçinin Türkiye’de emekli olmak için kaç lira toplu prim ödeyeceği ve kaç yaşında emekli olabileceği, sigortalı bir işe ilk başladığı tarihe ve kendi doğum tarihine bağlı olarak değişmektedir.

Örneğin

Almanya’da yaşayan bir gurbetçi, 18 yaşında iken sigortalı bir işe başlamış ise, Türkiye’de borçlanarak emekli olmak istediğinde bu ilk işe başlama tarihi, borçlanma hesaplamasında emeklilik başlangıç tarihi olarak kabul ediliyor.

Buna karşın İsveç’te yaşayan bir gurbetçi 18 yaşında iken bir sigortalı işe başlamış ise Türkiye’de borçlanarak emekli olmak istediğinde bu ilk işe başlama tarihi, borçlanma hesaplamasında emeklilik başlangıç tarihi olarak kabul edilmiyor. 

Halbuki ikisi de aynı 3201 sayılı yasa kapsamında emeklilik işlemi yaptırıyorlar. 

Bu ayrımcılığa gerekçe olarak da Almanya ile yapılan Sosyal Güvenlik Anlaşması’nda “ilk işe başlama tarihi” konusunda ayrı bir hükmün varlığına işaret ediliyor. 

Ama İsveçle Türkiye arasında yapılmış olan Sosyal Güvenlik Anlaşması’nda ise buna değinilmediği ve bu “ilk işe başlama tarihi” konusunda bir hükmün yokluğu bahane ediliyor. 

Bu durumda Almanya’daki ve  İsveç’teki gurbetçi arasında şöyle bir haksızlık ve ayrımcılık yapılıyor.

Almancı bir gurbetçi kadın, Almanya’daki işe başlama ya da ev hanımlığına başlama tarihine göre, sadece 3600 işgünü için 63 bin TL prim ödeyerek , 45 yaşındayken Türkiye’de emekli olabiliyor. 

Aynı durumdaki İsveçli gurbetçi bir kadın ise İsveç’teki işe başlama ya da ev hanımlığı başlama tarihine göre ancak 5400 işgünü için 95 bin TL prim ödeyerek, 58 yaşındayken Türkiye’de emekli olabiliyor.  

Almancı gurbetçi bir işçi 3600 işgünü için 63 bin TL prim ödeyerek, 50 yaşındayken Türkiye’de emekli olabiliyor.

Aynı durumdaki İsveç gurbetçisi bir işçi ise ancak 5400 işgünü için 95 bin TL prim ödeyerek, 60 yaşındayken Türkiye’de emekli olabiliyor. 

Ne diyelim ?

Niçin biz İsveçli gurbetçiler  yurtdışı emeklilik uygulamasında ayrımcı bir uygulamaya tabi tutuluyoruz?

Bugüne kadar birçok ülke ile bu arada İsveç ile Türkiye arasında sosyal güvenlik alanlarında kapsamlı anlaşmalar yapıldı.  Gerek görüldüğünde bazı maddeleride değiştirildi.

Bu anlaşmaların öncelikli amacı gurbetçilerin o ülkelerdeki haklarını korumak,savunmak ve garanti altına almak değil midir? 

Asıl amaç bu olduğuna göre bu anlaşmalar içerisindeki bazı  madde ayrıntıları bahane edilerek, gurbetçiler arasında farklı uygulamalar yapılması anayasal eşitliğe ve hakkaniyete kesinlikle uygun değildir. 

Norveç ve Danimarka’daki gurbetçilerimizde İsveç’teki bizler gibi aynı durumundadır.

3201 sayılı yasa çerçevesinde uygulanan yurtdışı emeklilik düzenlemesi, ayrımcılık yapmadan tüm yurtdışındaki gurbetçi işçileri amaçlamıyor mu ?

Aslında mevzuatta yapılacak küçük bir yasal düzenleme ile İsveç’teki gurbetçilere de 3201 sayılı yasa çerçevesinde ‘yurtdışından borçlanılarak emeklilikte ’ki  adaletsizlik, haksızlık ve ayrımcılık kolaylıkla ortadan kaldırılabilir. Mutlaka kaldırılmalıdır.

Bu haksızlık ve ayrımcılık yüksek sesle, her fırsatta ve her ortamda gündeme getirilmelidir.

TANER YILDIZ

Bilgi
:

2016 yılı Günlük Borçlanma primi:

  1 Ocak 2016 tarihinden itibaren Brüt Asgari Ücret, 1,647 TL olduğu için günlük en az borçlanma prim miktarı yaklaşık %30 arttı ve günlük 17.57 TL oldu. 

İlk işe başlama tarihi, sigorta giriş başlangıç tarihi olarak kabul edilen ülkeler:

1. Almanya,
2. Arnavutluk,
3. Avusturya,
4. Azerbaycan,
5. Belçika,
6. Bosna Hersek,
7. Çek Cumhuriyeti,
8. Fransa,
9. Gürcistan,
10. Hırvatistan,
11. Hollanda,
12. İsviçre,
13. Kanada,
14. Kebek- Kanada
15. KKTC,
16. Lüksemburg,
17. Makedonya,
18. Slovakya

img_5225-3

Göksel Stockholm’da depresyondan çıktı !

Kırık kalplerin kraliçesinin Stockholm konseri muhteşemdi.

Hem ağlattı hem de oynattı !

Hem yürek sızlattı hem de yürek hoplattı !

Hem hüzünlendirdi hem de eğlendirdi !

Yürek sızlatan hüzünlü şarkıların kraliçesi Göksel dün gece olağanüstü sesiyle bu koyu karanlık kış ayında depresyona giren Stockholm’da bizimle birlikteydi. 

Salonda çoğu genç kız olan, şarkılarını ezbere bilen ve belli ki hüzünlenmek için gelen hayranları çoğunluktaydı. 


Benim gibi her türden kültürel etkinliği kaçırmayanlar ise bu kez pek de göze batmıyordu. 

Depresyondayım” şarkısının yazarı Göksel‘in hançeresinden süzülerek ruhumuzun derinliklerine işleyen, kalbimizi ince ince ve nakış nakış hançerleyen sevda şarkılarıyla hüznün doruklarına doğru yolculuk ettik. 


Şarkılarına eşlik edip peşinden gittik. Elimizde olmadan gözyaşlarımızın hareketlenmesini hissettik. 

Depresyonların kraliçesi Göksel’in hassas gönlü zaten karanlık günlerin depresyonunda boğulan bizleri daha da derin diplere çekmeye razı gelmedi. 


Kırık bir kalpten seslenen birkaç “damardan” sevda haykırışından sonra birdenbire gönül hoplatan kıvrak dansları, oynak şarkıları ve tempolu alkışları eşliğinde salonu “vur patlasın çal oynasın” havasına soktu.

Ne diyelim ?
Abartmadan söylüyorum; şarkıları, dansları, sahne ışıkları, uzun kırmızı elbisesiyle, beyaz kelebek peleriniyle Göksel ve organizasyon muhteşemdi. 
Bize bu özel geceyi yaşatan bu organizasyonun fedakar kahramanı Alçın Mutlu Hafif ve Figen Solmaz hanımefendilere, Erhan Özay’a, Türk İsveç Ulusal Derneği’mize ve Riksteatern’e teşekkür ediyoruz.

İyi ki varsınız !

TANER YILDIZ

Depresyondayım…

Bugün evden çıkmadım,
Telefona bakmadım,
Çok yedim, çok ağladım,
Arandım bir sigara daha.

Saçlarımı taradım,
Dudağımı boyadım,
Giydim giydim çıkardım;
Beğenmedim, güzel olmadım.

Depresyondayım,
Unutuldum,
Aldatıldım.
Sevgilimden ayrıldım,
Çok yalnızım.

Kimseye kızamadım,
Kimseye küsemedim.
Sonunda kendime küstüm,
Sonunda hayata.

Düşündüm banka soymayı,
Uluorta soyunmayı,
Hayatımdaki herkesi vurmayı
Affedin,
Depresyondayım.

Depresyondayım,
Unutuldum,
Aldatıldım.
Sevgilimden ayrıldım,
Çok yalnızım.

Söz müzik: Göksel

img_5214

“Kadınlar sizin cinsel kölenizdir” !

AKP’li belediyenin kadın düşmanı iğrenç kitabı Türkiye’yi sarstı.

Evlilik ve Aile Hayatı mı yoksa Kölelik ve sapık Aile hayatı mı ?

AKP’li Kütahya Belediye Başkanı Kamil Saraçoğlu, Erdoğan’ın gözdesi.

Kadın eğer eşinin isteklerini yerine getirmiyor ise dövülebilir.

– Sen kadını dövdükçe o seni daha çok sevecek, daha çok isteyecek.

– Kadın, kocası ne zaman isterse onun cinsel olarak isteklerini karşılamak zorundadır. Bunu yapmaz ise bundan imtina ederse melekler sabahlara kadar lanet eder.

Kadın ölü gibi soğuk ve katı olmamalı, sıcak ve hareketli olmalı, çekici davranışlarıyla erkeğine güç ve kıvanç vermelidir. 

– Cinsel ilişkide kadın da arzulu olmalıdır. Çünkü kadınlar arzulanmadan cinsi ilişki kurulursa çocuk ahmak olur.

– Sevişirken konuşursan çocuğun kekeme olur.

Çocuklar sıcak iklimli yerlerde 10-12 yaşlarında evlendirilebilir.

– Doğurgan ve sevimli kadınlarla evlenin ama bakire olsun.

– Kocası için süslenmeyen, erkeğin reisliğine itaat etmeyen kadın dövülebilir, kadına evin hakimini hatırlatır, dayak kadın için ilaç gibidir.

– Çok eşlilik yararlıdır, hatta huysuz karısı olan erkek kadını boşayıp başka bir erkeğe bela etmek yerine, ikinci eşi alıp ilk eşin rekabet duygularını harekete geçirip onu dize getirse daha iyi olmaz mı ?

– Evin erkeği öfkelendiğinde evin hanımı hemen susmalı, özür ve af dilemeli, kocasını kızdırmamalı” 

– Kadın, kocası onu dövdüğünde işveli kıyafetler giysin ve kocasına kahve götürüp, gönlünü alsın. 

İyi kadın itaatkar olanıdır.

-Kadınlar spor sahalarına ve parklara gitmemeli.

-Kadın ev işinde ve kocasının hizmetini görmede maharetli olmalıdır.

Kadının çalışması faydasızdır.

– Kadının çalışması ailede krize neden olur.

– Çalışma hayatında kadın iş yerinde kocasından daha yakışıklı erkeği görürse gönlü ona kayabilir, kırsın dizini evde otursun.

Çalışan her iki kadından biri tacize uğrar, çalışma hayatı kadının kocasına karşı olan cinsel görevini olumsuz etkiler.

– Kocanın kıskanma hakkı diye bir şey var. Erkek kadını kıskanır bu nedenle kadın yabancı erkeklerle kocasının izni olmadan konuşamaz evden çıkamaz, çalışamaz. 

– Erkek karısını üç defa boş ol diyerek boşar ise tekrar evlenmek için bir başkasıyla gerçek bir evlilik ve cinsel birliktelik yapmak zorundadır. 

– Bale şeytan ocağı, tiyatro şeytan yuvasıdır.

Yukarıdaki bu iğrenç emir, öğüt, öneri ve saptamaların hepsi de Diyanet imamı Hasan Çalışkan’ın yazdığı 394 sayfalık ‘Evlilik ve Aile Hayatı‘ adlı kitabından alıntılanmıştır…

CHP Kocaeli Milletvekili Fatma Kaplan Hürriyet, Meclis’teki dünkü bütçe görüşmelerinde, “Fantezilerle dolu ahlaksız bir kitap” diyerek konuyu gündeme getirdi.

Akp’nin iğrenç kitabını Meclise taşıyan ve Türkiye’ye tanıtan CHP Milletvekili Fatma Kaplan Hürriyet oldu.
CHP Milletvekili Fatma Kaplan Hürriyet’in, TBMM Genel Kurulu’nda Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı bütçesi görüşmelerinde Türkiye’ye Meclis kürsüsünden tanıtarak şiddetle kınadığı bu aşağılık kitabı, Kütahya Belediye Başkanı AK Parti’li Kamil Saraçoğlu belediye’de nikah kıydıran yeni evlİ çiftlere ücretsiz olarak dağıtıyor.

AKP’li Kütahya Belediye Başkanı da ekoseli ceket giyiyor.
 İğrenç AKP paçavrası, kitap olarak onaylanmış ve Kültür Bakanlığı’ndan 9789758596928 nolu ISBN verilmiş. 

Ne diyelim ?

Böylesine çağdışı, gerici, kadın ve çocuk aşağılayıcı iğrenç zırvaların yeraldığı bir paçavra hem de kamu eliyle, halkın parasıyla ve belediye vasıtasıyla 2016 yılı Türkiye’sinde yeni evlenen çiftlere bedava dağıtılabiliyor. 


Türkiye’de son 14 yılda her yıl katlanarak artan kadın ölümleri, kadın tecavüzleri,  namus cinayetleri, çocukların cinsel istismarı ve çocuk tacizinin açıklaması işte bu paçavrada pervasızca sergilenen bu iğrenç zihniyettedir.

Tüm kadınların ve ‘erkek gibi erkeklerin’ Atatürk’e ne kadar çok şeyini borçlu olduğunun farkında mısınız ?

 TANER YILDIZ

img_5167

Bir Yetim Çocuk Bakışı…

Bir çocuk
Bir kara yazılı, 
Bir iri kara gözlü 
Bir yetim çocuk bakışı

Bir asaletli,
Bir metanetli,
Bir masumiyetli,
Bir iri kara gözlü çocuk bakışı…

Bir yas tutan,
Bir yürek yakan,

Bir vicdan yaralayan,
Bir hüzün kaynayan çocuk bakışı…

Bir yüreği dağlanan,
Bir ciğeri kavrulan,
Bir sessiz çığlık savuran,
Bir gözyaşısız ağlayan çocuk bakışı….

Bir hesap soran,
Bir adalet arayan,

Bir haksızlığı haykıran,
Bir katliamı sorgulayan çocuk bakışı…. 

Bir şehit hatırlatan,
Bir karaları bağlayan,
Bir için için ağlayan,

Bir çocukken yaşlanan çocuk bakışı…

Bir yetim,
Bir masum,
Bir yasından kararan ak güvercin,
Bir kanadı kırılan kara güvercin çocuk bakışı…

Ne diyelim 
iri kara gözlü
koyu kara yazılı yetim çocuk ?

Suç bizde,
Hepimizde !

Bu yetim bakışına bakmaktan bile utanıyoruz,
Bir duygu deryası yetim kız çocuk….

TANER YILDIZ

 

img_5106

Beşiktaş toplu katliamı yürek yaktı…

İnsan Hakları Günü’nde İstanbul’da toplu insan katliamı yapıldı.
44 insan öldürüldü, 155 insan yaralandı.

10 Aralık İnsan Hakları Günü‘nde gece saat 22.30 da Beşiktaş stadı dışında ve yakındaki Maçka Parkı‘nda peş peşe yapılan çifte terör saldırısında 37 genç polis memuru ve 7 sivil vatandaş katledildi, 155 kişi yaralandı. 
Bomba yüklü araçla Beşiktaş’a gelen terötistlerden bomba yelekli olanı araçtan inerek yakındaki Maçka Parkı’daki Polis toplanma yerine yöneliyor.

Çelik bilyelerle ve özel kimsayal maddeyle güçlendirilmiş ve sadece gelişmiş batı ülkelerince labaratuvarda üretilebilen yüksek teknoloji ürünü RDX Plastik Patlayıcı yüklü araç stad önündeki polis toplanma yerinde patlatıldı. Şiddetli patlama sonucu yerde 2 metrelik çukur oluştu.

Patlamanın 45 saniye sonrasında da yakındaki Maçka Parkı’ndaki polis toplanma yerine doğru ilerleyen bomba yelekli ve sırt çantalı terörist farkediliyor.

Polis dur ihtarında bulunup etrafını sardığı anda terörist üzerindeki bombayı patlatıp çevresindeki 5 polisi birden öldürüyor.

Katliam kurbanı polis memurları:
Mehmet Zengin (21 yaşında), 
Hüseyin Akyüz (21), 
Durmuş Öcal (21),
M. Kemal Devrilmez (21), 
Mehmet Atıcı (22), 
Murat Yılmaz (22),
Ali Osman Şahin (22), 
Oğuzhan Duyar (22), 
Hakan Tanrıkulu (23), 
Süleyman Sorkut (23)
Nazif Horoz (24)
Mehmet Taş (24), 
Okan Doğan (23), 
Adem Serin (24),
Yasin İke (24), 
Bora Çelik (24), 
Osman Börkoğlu (25), 
Ali Aksoy (26),  
Hasan Bilgin (26), 
Soner İdil (27), 
Mustafa Öztürk (27), 
İlker  Uylaş (27), 
Metin Düzgün (27), 
Hamdi Dikmen (29), 
Çetin Sarıkaya (29), 
Uğur Ürker (29), 
Adem Oğuz (31), 
Hüseyin Dalgılıç (33), 
Kadir Yıldırım (41), 
Vefa Karakurdu (43), 
Enes Çiçek, 
Halil Usta, 
Yakup Çapat 

Sivil vatandaşlar: 
Berkay Akbaş (19 )
Velat Demiroğlu (24), 
Selin Çelik (28)
Görkem Yazıcı, 
İsmail Koç, 
Tunç Uncu (29), 
Ahmet Dokuyucu (38), 

Ne diyelim ?

Tüm katliam kurbanlarına Allah’tan rahmet diliyorum.

Bu katliamcı barbarlar ve İstanbul’un göbeğindeki bu toplu katliama göz yumanlar, masum ve mazlum insanların oluk oluk akıttıkları kanlarında boğulsun.

İstanbulluların ve ülkemizin başı sağolsun…

TANER YILDIZ

img_4798

“Aladağ’dan serin” deriz biz !

“Çocuklar yanar mı ulan ? “

Aladağ yangını hepimizin yüreğini yakıyor, herkes bu yazıyı okuyor, tüm Türkiye binlerce kez beğenilen bu arı dilli ve duyarlı paylaşımı konuşuyor…

İlay Bilgili Adanalı bir öğretmen. 

11 kız çocuğunun yandığı yurt yangının kızıl korunu yüreğinde hissedip Facebook sayfasında şöyle yazmış :

İlay Bilgili
” Muhtemelen çoğu kişi bilmez. 
Aladağ’dan serin.’ diye bir tabir vardır bizim oralarda. 

Serin‘ burada ‘Gamsız, vurdumduymaz‘ anlamında. 

Aladağ Adana’ya bağlı, Toroslar’ın eteğinde bir ilçe. 

Aladağ zaten Toroslar’ın ucundaki bir dağ, ilçe de adını buradan alıyor. 




Deyim ile sabit yazları serin, kışları soğuk olur. 

Soğuk Adana’da pek bilinen bir şey değil malum. 

Kışın az ayaz oldu mu ‘Toroslar’a kar yağdı.’ deriz. 

Soğuğun adı var işte, kendisi pek yok. 

İnsanı da öyledir. 

Geçen sene 2017’ye girdi Adana hatırlarsanız. 

Bir hafta önce bomba patladı valilikte. 

Bu gece Aladağ’da bir sürü kız öğrenci yanarak can verdi.


İnsan düşünüyor elbet. 

Birçok şeyi…

Diyorsun ki anaları, babaları ne halde şimdi?

Ya kendileri veda ederlerken hayata anadan, babadan uzak, kime sarıldılar ki? 

Belki birbirlerine…

On gün kadar önce göçük olmuştu hatırlarsanız. Pek de konuşulmadı. Kaç işçi gitti pisi pisine…

Bakan ‘İhmal görmüyorum.’ dedi. 

Bizde zaten öğrenilmiş bir çaresizlik.

Görsen ne olur, görmesen ne olur? 

Soma’da hepimiz gördük, yaşam odası mı konuldu? 

Yok.

O zaman profil karatmaya ne gerek var?

Kime ne diyeceksin?

Öylece geçti, gitti.

Şimdi Aladağ…

İlla ki ihmal vardır.

Mesela taşımalı eğitim?

Mesela neden okullar yok köylerde de koca ilçede sadece bir tane var?

Eğitim de zorunlu.

Ne yapacak vatandaş?

Daha 12-13 yaşındaki sabiler tek başlarına hayata tutunmaya çalışıyorlar.

Kışta, soğukta.

Ben hiç sevmem yatılı okulları.

Ben okumadım ama lisede okulum yatılı okuldu.

Biz her gün eve giderdik. 

Annemiz mis gibi yemekler yapardı. Atardık kirlileri sepete.

Yatılılar boynu bükük bakardı arkamızdan özellikle cuma akşamları.

İbo okumuş ortaokulu yatılı.

İkinci gün kaçmış, yolu bulamayınca geri dönmüş mecbur.

Yıllar geçmiş hala hızlı yemek yer.

Yatılı okuldan kalma.’ der, içim ezilir benim.

Ne desek boş.

Kimse ses etmesin.

İhmal var.

İlla ki vardır ama işte bizden gayrı herkes Aladağ’dan serin!

Bir de o anaların yürekleri var ya!

Toroslar’ın karlarını eritir ha, Adana’nın kadınını duble yaz sen!

Küçük küçük kuzular…

Hepsi de kız.

İnsan ister ki mesela okul olsun, yakınında olsun; herkesin evladı gibi akşama evladın eve gelsin. Bir sıcak tarhana içsin. 

Koğuştan bozma odalarda tekmille ışıkları söndürmesin işte ne bileyim!

Anası öpsün alnından, sabah saçlarını örsün. Bir yumurta haşlasın iyi kötü. Karnı tok diye bellesin ana olarak, aklı kalmasın.

Yaşarken uzak, okurken uzak.

Ulan ölürken bile anadan, babadan uzak!

Hep fakire, hep fukaraya!

İnsan şu yorganın altında yatan bebesinden utanıyor!

Soğuğu biz Toroslar’dan, Aladağ’dan biliriz ama bu kez yaktı geçti.

Çocuklar yanar mı ulan?

Okul uzak olur mu? “

İlay Bilgili 

Ne diyelim ?

Ben bugün susuyorum…

Sadece İlkay hanımın anne yüreğinden süzülerek dökülen sözleri okuyorum !

TANER YILDIZ 


img_4760

Tarikat yurdunda 11 yavrucak yanarak can verdi…

Süleymancılar Yurdu’nda yaşanan yangın faciasında 11 gariban yavrucak cayır cayır yanarak can verdi.

Adana’nın Aladağ ilçesindeki tarikat yurdunda çıkan yangında 11 kız öğrenci ve 1 görevli yanarak yaşamını yitirdi. Yangın faciasında 22 öğrenci ve yurt görevlisi de yaralandı.

Nakşibendi tarikatının bir kolu olan “Süleymancılar cemaatı”na bağlı, “Aladağ Tahsil Çağındaki Talebelere Yardım Cemiyeti”ne ait içi ahşap ve yerleri halı kaplamalı özel kız yurdunda dün akşam saat 19.30 da yangın çıktı. 

İçerde bulunan kız 34 kız öğrenci ve görevliler yangın merdiveni kapısına koştular ancak içeriden kilitlenmiş olan kapı engeliyle kaçamadıkları için yanarak can verdiler.

11 Çocuğun yanmış cesetleri, yangın merdiveninin içeriden kilitlenmiş kapısının önünde bulundu.

Yanan yurt binasının önünde içerdeki kızının durumunu öğrenmeye çalışan bir öğrenci velisi: 

“- Burası Süleymancıların yurdu. Devlet yurdunu yıktılar, çocukları buraya yerleştirdiler” diye bağırdı.

Hükümet adına ilk açıklama Ankara’daki yurtlardan sorumlu Milli Eğitim Bakanı’ndan değil, Brüksel gezisindeki AB Bakanı Ömer Çelik’ten geldi ve ölü sayısını 13 olarak teyit etti ama daha sonra bu sayı 12’ye çekildi.
Yanan çocuklardan 9’unun cesetleri tek bir ambulansa konularak morga kaldırıldı.

Çoğu dumandan zehirlenerek ve can havliyle pencerelerden atlayarak yaralanan öğrenciler hastanelerde tedavi altına alındı.


Yanık cesetleri yangın merdiveninin kilitlenmiş kapısı önünde bulunan kız çocuklarının adları ve sınıfları şöyle:

Bahtınur Baş 5. sınıf

Cennet Karataş 5. sınıf

Tuğba Aydoğdu 5. sınıf

Nurgül Pertlek 6. sınıf

Gamze Bagir 7. sınıf

Sümeyye Yetim 7. sınıf

Sevim Köylü 8. sınıf

İlknur Maden 7. sınıf

Zeliha Avcı 8. sınıf

Semanur Aydoğdu 8. sınıf

Fatma Canatan – görevli

Sare Betül Genç – Yurt müdürü’nün kızı

Yaralı kız çocukları :

Gülcan Bagir, Nefise Sarıkaya, Hafize Sultan Deniz, Zeynep Sevde Deniz, Zeynep Sena Özkan, Yasemin Kara, Emine Pertlek, Sema Karataş, Sedat Topbaş, Şule Altun, Fatma, Zehra Altun, Rabia İnce, Nurcan Yılmaz, Neslihan Aydoğdu, Fadime Yetim, Büşra Güneş.

Görevliler: Gülsüm Çelik, Sümeyye Tanrıverdi, Merve Mete

Siviller: Ayşe Genç, Elif Deniz, Veysel Dede, Abdi Fersak, Emin Alakaş

 Ne diyelim ?

Türkiye’nin başı sağolsun !

Bu kapkaranlık Cehalet Yuvası’nda daha hayatının ilk baharını bile yaşayamamış tertemiz ilkokul öğrencilerimize, bu gariban, cahil ve yoksul aile yavrucaklarına Allah’tan rahmet dileyelim. 

Çocuklarımızı ve Allah’ın dinini kendi kirli çıkarlarına ve zalim iktidarlarına alet ederek, sömürüp zenginleşen bu imansız dincileri ve vicdansız tarikatçıları lanetleyelim.

Türkiye’nin yüreğini daha önce de defalarca yakan ve özel ortaeğitim yurtları açışması yasaya aykırı olmasına rağmen kitabına uydurarak, ülkenin dört bir yanını küçük köylerine kadar zehirli bir ahtapot gibi saran bu kaçak yurtlara göz yuman, denetlemeyen bu toplu cinayetin sorumlulardan ve onlara kol kanat geren sahtekar politikacılardan hesap soralım. 

Ortadaki büyük suçun; alavere dalavere yapılarak ve kitabına uydurularak cayır cayır yanarak can veren yavrucakların ya da “takdiri ilahi” denilerek Allah’ın üstüne atılmasına izin vermeyelim…

Korkmayalım, yılmayalım…

Bu başıboş keyfi yönetime göz yummayalım….

TANER YILDIZ






img_4745

Gävle Noel Tekesi Yine Yakıldı !

Bu kez ömrü sadece birkaç saat sürebildi.

Daha doğar doğmaz kaderi yanmak olan meşhur ‘Noel Tekesi’ (Julbocken) bu kez doğduğu günde kaderine yenik düştü !

Bir İsveç klasik geleneği bu yıl yine ve 37. kez yaşandı. 

Noel Teke’si özel Twitter sayfasından şu mesajı verdi:



” Ahh hayır,  bu yılda sizlerle bu kadar kısa vakit kalabildim. Ama bana inanın, gelecek yıl küllerimden yeniden doğacağım ! Gelecek yıl görüşmek üzere dostlarım !”

Ünü dünyaya yayılan ve bu yıl 50 yaşına giren “Gävle Noel Tekesi “, şehrin Saray Meydanı’na her Noel öncesi dikilir ve Noel arifesini (Julafton) sağ salim geçirip geçiremeyeceği pek merak edilir hatta bu konuda iddiaya girilir.

Zavallı Noel Teke’si bu elli yılın 37’sinde yanmaktan kurtulamamış.


Sap balyalarından yapılan dev “Noel Tekesi” bu yılda Pazar günü akşama doğru her zaman ki yerine güzelce yerleştirilmiş ve başına da bir mobese kamerası ve iki izbandut bekçi dikilmişti !

Aradan sadece birkaç saat geçmişti ki, belli ki pusuda bekleyen “teke yakar” bekçilerden birinin lavaboya gitmesi, diğerinin de dev teke heykelinin kuzey tarafında bulunmasını fırsat bilip, güneyden yani arka taraftan yaklaşıp Sap Teke’yi kundaklamayı ve tam saat 23.00 de cayır cayır yakmayı başarmış.


Olay yerinden bisikletle uzaklaşan ve polisten korkmadığını belli etmek için yakındaki polis istasyonunun da önünden geçen teke kundakçısı başındaki bereyi yere düşürmüş.

Elindeki önemli delil olan ve kundakçıya ait olduğu sanılan bereyi ilanla halka gösteren Polis, halktan gelecek ihbar yardımıyla ‘teke yakar’ı yakalayacağından yüz yüzde eminmiş !


Polis ilanında ; kundaklamayı gören ya da ‘şüpheli bereyi’ tanıyanların kanun namına Polis telefonu: 114 14’ü arayarak ihbar etmesi ve 5000-K1474207-16 dosya numarasına atıfta bulunması rica ediliyor. 

Kundakçı yakalandığı takdirde ‘kamu malına hasar vermek” suçuyla mahkemeye çıkarılacakmış. 

Biraz da ‘lüzumlu bilgi’ verelim !

Bu zamana kadar da sadece 5 şanssız ‘Teke Yakar’ yakalanabilmiş !

İlk kez yapıldığı 1966 yılında da kaderi yakılmak olmuş.

Bir keresinde Teke’yi kente ziyaret eden bir Amerikan turist yakmış.

Noel Tekesi’nin Gävle Belediyesi’ne maliyeti 250 bin kronmuş. 

Tahta ve demir iskelet üzerine geçirilen sap balyalarından yapılan ve 3,6 ton ağırlığında ki dev tekenin boynuzlarından boyu 13 metre, uzunluğu da 7 metreymiş..

Ne diyelim ?

Bu kış soğuğunda sap balyalı görkemli ve davetkar cüssesiyle her gizli ve potansiyel kundakçıyı tahrik ediyor olmalı azman ‘Noel Tekesi ‘ !

TANER YILDIZ

img_4626

Türkü Türkü Türkiye Tüm Renkleriyle Stockholm’daydı !

Stockholm Çok Kültürlü Müzik Derneği’nin ilk konserine ilgi yoğun oldu.

Gelin Ayşem, Sarı gelin, Nemrudun kızı, Dalal, Kalenin dibinde, Sabiha, Ada sahilleri, Vıy Vıy Zara, Gülümcan, Serzemin, Muallim, Kara göz, Mevlam birçok dert vermiş, Somliga går med trasiga skor ve Bu adam benim babam….

Dernek korosu ve Nazım Onay yönetimindeki müzisyenleri

Ve çok daha fazlası !

Tam tamına 30 türkü !

Pazar günü kar yağıyordu ve dışarısı çok soğuktu ama salon türkü doluydu ve içerisi sımsıcaktı !


Çünkü içeride ;

ABF’in parke duvarları bağlama, ud, davul, darbuka sesleriyle, kıvrak türkülerle, yanık uzun havalarla ve her seferinde bol alkışlarla yankılanıyordu.

Türk, Kürt, Süryani, Arap, İranlı ve İsveçli yan yanaydı !

Türkçe, Kürtçe, Süryanice, İsveççe, Farsça, Arapça ve enstrümentalca baş başaydı !

Bağlama, Ud, Piyano, Koro, Elektro gitar, Davul, Tef ve Darbuka aynı notadaydı !


Amatör çocuk türkücü, genç şarkıcı, çocuk bağlamacı, profesyonel sazcı, baba – oğul türkücü, piyanocu ve davulcu kol kolaydı !


Kadın, erkek, genç, yaşlı, çocuk ve bebek yan yanaydı !

Anne – baba, abi – abla, bacı – gardaş, nine – dede ve torun bir aradaydı !

Ankaralı, Istanbullu, Diyarbakırlı, Mardinli, Iraklı, İranlı, Azerbeycanlı, Türkmenistanlı ve Özbekistanlı oradaydı !


Büyükelçi, bekçi, temizlikçi, öğretmen, çevirmen, pizzacı, aşçı, hemşire, bakıcı, öğrenci ve taksici aynı mekandaydı.

Nazım Onay , Zeynep, Gülcihan, Helin, İsa, Asya, Sara, Samed, Semra, Fikri, Hikmet, Nizam, Mattias ve Andreas omuz omuzaydı !


Hepsi bir arada, bir geniş salonda, el ele, dil dile, gönül gönüle ve türkü türküyeydi !

Müzik öğretmeni ve profesyonel sazcımız Nazım Onay’ın inisiyatifiyle kurulmuş olan çiçeği burnunda; Stockholm Mångkulturell Musik Förening – Stockholm Çok Kültürlü Müzik Derneği ilk konseriyle görücüye çıkmıştı…


Ne diyelim ?

Barışmanın ve kaynaşmanın, kardeşliğin ve eşitliğin tek dilinin “Türkü Dili” olduğu, ABF’in 72 millete birden ve hiçbirini birbirinden ayırt etmeden her gün açık tuttuğu bu salonunda bir kez daha kanıtlanmıştı…

Bizi 2 saatte türkü türkü Türkiye’yi gezdiren Nazım Onay’a, yetenekli öğrencilerine, müzisyen meslektaşlarına ve koro arkadaşlarına teşekkür edelim !

Bir dahaki konserlerini de sabırsızlıkla beklediğimizi belirtelim…

TANER YILDIZ

img_4559

Cumhuriyet Right Livelihood ödülünü aldı.

Cumhuriyet gazetesi Alternatif Nobel Ödülü’ne layık görüldü.

Cumhuriyet kadınları Zeynep Oral ve Işıl Özgentürk prejtijli İsveç takdirnamesi;  Right Livelihood Award 2016 ödülünü, renkli ve seçkin katılımlı ödül töreninine ev sahipliği yapan ünlü Vasa Müzesi‘nde aldılar. 

Cesur ve ilkeli gazetecilik” yaptığı için, Alternatif Nobel Ödülü olarak da tanınan “Right Livelihood Avard“a layık görülen Cumhuriyet gazetesinin ödülünü, gazete adına yazarları Zeynep Oral ve Işıl Özgentürk‘e Right Livelihood Vakfı müdürü Ole von Uexkull takdim etti.

Zeynep Oral Alternatif Nobel ödülüyle.

Cumhuriyet gazetesi ve Türk gazeteciler ayakta alkışlandılar.

 PEN Türkiye başkanı Zeynep Oral, gazetesi adına İngilizce bir sunum yaptı ve ödülün resmi sahibi olan ancak hakkında yurtdışı yasağı konduğu için Stockholm’a gelemeyen Cumhuriyet Gazetesi imtiyaz sahibi Orhan Erinç‘ in selamlarını ve teşekkürlerini iletti. 

Bu yıl Alternatif Nobel ödülüne layık görülen Cumhuriyet Gazetesi, ödülünü Suriyeli Beyaz Kasklılar, Rus insan hakları savunucusu Svetlana Gannuşkina ve Mısırlı feminist Mozn Hassan ile paylaştı.


Alternatif Nobel’e layık görülen ve kadın hakları alanında mücadele eden dernek Nazra’nın kurucusu Mısırlı Mozn Hassan, Mısır hükümeti tarafından yurt dışına çıkışı engellendiği için törene tele konferansla katıldı. 

İsveçlilerin meşhur batık Vasa gemisinin önünde düzenlenen seçkin ödül töreninde kalabalık bir siyasi parti, sivil toplum örgütü ve özel kuruluş ve vakıf temsilcileri hazır bulundular.

Tören, 333 yıl su altında kaldıktan sonra çıkarılan 400 yıllık ünlü ve olağanüstü süslü, dev Vasa Savaş Gemisi’ne tepeden bakan seyir terasında saat 18.00 de verilen kokteylle başladı. 

Konuşmalar, sinevizyon gösterileri, ödül takdimleri ve araya serpiştirilen müzik performanslarıyla renklendirilen tören kırmızı ve beyaz şarap ile organik kahve servisli ve üç çeşitli akşam yemeği ile saat 23.00′ doğru sona erdi. 

Dün Cuma gecesi Kasım karanlığında sade ve abartısız ama ışıl ışıl ışıklandırılmış Vasa Müzesi’nde dolu dolu bir program yaşadık. 

Ne diyelim ?

Yediğim içtiğim ve dinlediğim kadife sesli solistlerin sesleri bende kaldı. Gördüklerimi, hepsi olmasa da sizinle paylaşmak istedim.

Zeynep Oral‘a: 

“- Tebrik ederiz, hoşgeldiniz ama keşke ülkemizin içinde bulunduğu bu baskıcı şartlarda değil de bizi utandırmayacak hatta göğsümüzü kabartacak koşullarda Stockholm’a gelebilseydiniz” dedik.

Tatlı yorgunluklarını saklayamayan Zeynep ve Işıl hanımlarla gecenin bu geç saatinde el sıkışıp :

“-Ne ölçüde yararı olur bilemem ama bilin ki yüreğimiz sizinle !” dedik ve iyi yolculuklar diledik.

TANER YILDIZ


Bilgi:

Right Livelihood Award (Doğru Yaşam Ödülü) 1980 yılında İsveç Almanı filatelist Jakop von Uexkull tarafından kurulan Right Livelihood Vakfı tarafından, dünya ve insanlığın iyiliği için somut, yararlı bir iş ve eylemde bulunan kişilere veriliyor. 

Alternatif Nobel Ödülü olarak da anılan ve her yıl dağıtılan 150 bin Avro tutarındaki ödül genellikle 4 ayrı kişi ya da kuruluş arasında paylaştırılıyor.

 

img_4539-1

Stockholm Türk Film Festivali galası nasıl geçti ?

Stockholm’da Türk Film Festivali’nin galası “Albüm” filmiyle yapıldı…

Gelenekselleşme yolundaki 3. Türk Film Festivali’nin dün geceki galası renkliydi.

Stockholm Merkezi’ndeki meşhur Rigelotto sinemasındaki festival galasına gösterilen aşırı ilgi hem şaşırtıcı hem de sevindiriciydi. 

Film Festivalinin ev sahibi TC Stokholm Büyükelçiliği Kültür müşaviri Murat Koçak, gala filmi Albüm’ün başrol oyuncuları Şebnem Bozoklu ve Murat Kılıç ile birlikte Kırmızı Halı’da poz verdi !

Organizasyon mükemmeldi. 

Her şey en ince ayrıntısına kadar profesyonelce  düşünülmüş ve planlanmıştı. Emek verildiği besbelliydi. Kültür Müşaviri Murat Koçak ‘ın ve çalışanlarının ev sahipliği gerçekten sıcak ve içtenlikliydi.. 


Pırıl pırıl kırmızı halılar Stockholm’un en ünlü ve geçit cadddesi Kungsgatan’ın kaldırımına serilmiş ve çevresine kandil meşaleler yakılmıştı. 

Çok kalabalık ve istisnasız her kesimden oluşan ve etkinlikten memnuniyeti yüzünden okunan, beklentili ve renkli bir davetli kitlesi vardı. 

Sanırım 700 civarındaki davetli çeşitliliği benim gibi sosyal etkinlik tecrübelisi sayılabilecek birisini bile çok şaşırtmıştı. İsveçliler ve şehirlisi köylüsü her sınıftan ve meslekten Türkiye kökenliler vardı.

Belli ki hiç bir kesimin dışlanmaması amaçlanmıştı.
Seyircilerin en az yarısı gençti ve üçte ikisi de çoğunluğu genç kızlar olmak üzere kadınlardı.


Film gösterimi öncesi sinemanın geniş fuayesinde buluşan İnsanlar birbiriyle şen şakrak konuşuyor, sarmaş dolaş kucaklaşıyor ve gülerek şakalaşıyordu. 

Arka planda sevilen müzisyenimiz Bora Serbülent gitarı eşliğinde sevilen şarkıları okuyordu.

Çöpte piliç, içli köfte, yaprak sarma, sıgara böreği ve bir tutam salatadan oluşan soğuk meze İkramı da fena değildi. 

Ben içemediğim halde epeyce bir beyaz ve kırmızı şarap tüketildi ! 

Fuayedeki bize özgü sıcak ve samimi ortamdaki buluşma ve kaynaşma faslı yine bizde adet olduğu üzre ve haliyle planlanandan uzun sürmüştü. 

Buraya kadar herşey çok güzeldi. 

Bora Serbülent fuaye de arka plan müziğiyle davetlileri kaynaştırdı…

Karnı doyan, kafası hafiften çakırlaşan ve şen şakrak sohbetlerle keyfi yükselen davetliler, keyiflerini ‘cilalama‘ beklentisiyle gala filmi “Albüm“ü seyretmek için sinemanın büyük salonunun geniş ve rahat koltuklarına kuruldu.

Stockholm Büyükelçisi Kaya Türkmen açılış konuşmasını esprilerle süsleyice bol bol alkışlandı…

Stockholm Büyükelçisi Kaya Türkmen gala gecesinde çok alçakgönüllü ama formundaydı. Kısa, samimi ve espri dolu açılış konuşmasıyla bol bol alkış aldı. 


Ve artık Albüm adlı gala filmi başladı. Sınıfı komedi olan ve üç -dört ayrı ödül alan film nedense seyirciyi güldüremiyordu. 

Arada sırada uzak ve yakın plandan çekilmiş falezlerin süslediği fantastik tablo benzeri Antalya doğasından sahneler görülüyordu ama seyirci bir türlü filmin havasına giremiyor, konusunu ve vermek istediği mesajı anlayamıyor, kaba dilli ve bol küfürlü replikleri ve bazıları  çok rahatsız edici sahneler arasında kopukluklar ve temposuzluklar yaşadığı için birbirine bağlamakta zorluk çekiyor ve çok istemesine karşın filmde kendisini bulamıyordu !

Filmin bütününde ve özellikle bebek odası sahnelerinde o kadar çok sıgara içiliyordu ki, bir anda insanlar sinema salonunun dumanla dolduğu hissine kapılıp öksürmeye başladılar !

Arkasından da ağza alınmayacak kadar bayağı galiz küfürler salonun duvarlarında çınlamaya başladı. Ana avrat düz giden galiz küfür replikleri sürekli ve üst üste geliyordu. 

Keyfi bozulan ve rahatsız olan kimi insanlar üçer beşer film bitmeden salonu sessizce terketmeye başladı. Kalanların bir bölümü de ayıp olmasın diye filmin bitmesini beklemişti. 

Nihayet film bitmiş ve insanlar rahatlamıştı !

Gala filmi Albüm’ün başrol oyuncusu Şebnem Bozoklu’da oradaydı !

Komedi filminde salonun nerdeyse tamamını dolduran kadınlardan bir kez bile bir kahkaha sesi duyulmamıştı. 
Çıkışta sinemanın önünde biriken izleyicilerin çoğunun; girişteki sevinç, memnuniyet ve beklenti dolu yüz ifadesinin yerini memnuniyetsizlik ve umduğunu bulamamanın verdiği hayal kırıklığı yakınmaları ve  eleştirileri almıştı.

Film bittikten sonra insanların aklında sadece fosur fosur sıgara dumanları ve yüz kızartan galiz küfürler kalmıştı !  

Memlekette başta devlet memurları olmak üzere  herkesin her yerde, her devlet dairesinde, bebek ve yatak odaları dahil her ortamda elinden sıgarayı ve dilinden de sunturlu galiz küfürleri düşürmediği gösteriliyordu.

Bazı kimseler filmin nasıl bittiğini bile tam anlamadığını söyleyip, benden sordular !

Onlara cevabım : – ben de sizin gibi pek bilemedim oldu !

Ben sinema eleştirmeni değilim ve bilmediğim bir konuda ukalalık etmeyi hiç sevmem ve istemem. 
Film belli ki nitelikli bir film ki o kadar ödül almış. Bu konuda hiç bir itirazım ve sorgulamam yok.

Kaldı ki mutlaka bana katılmayan ve benim yazdıklarımın aksine bu sahnelerden hiç de rahatsızlık duymayıp tersine ilginç bulup hoşlanan ve bu ödüllü filmi beğenenlerde, -bana rast gelmese de – mutlaka vardı.

Ben bu yazımda sadece kendimin ve oradaki çok sayıdaki arkadaşımın bana ilettiği film hakkındaki görüşlerine ve algısına tercüman olmaya çalıştım.
Umarım cumartesi ve pazar günleri gösterilecek olan diğer 5 film bu hayal kırıklığımızı giderecektir.

Stockholm Türk Film Festivali hatırası; Taner Yıldız !

Ne diyelim ?

Öncelikle Stockholm Büyükelçisi’ne ve Kültür Müşavirine ve diğer emeği geçenlere teşekkür edelim.

Kendilerinden aynı bu film festivali gibi ayrıca her yıl bir tiyatro festivali ve bir müzik festivali de düzenlemelerini ısrarla istirham edelim !

Sürç ü lisan ettikse affola !

TANER YILDIZ 




Fotolar: Mehmet Öget ve Orhan Karan

img_4334

AB kapısı, AP oylamasıyla Türkiye’nin yüzüne niçin çarpıldı ?

* Kaç hayır kaç evet oyu çıktı ?

* Avrupa parlamentosu ilişkileri niçin askıya alma kararı aldı ?

* Erdoğan dondurma kararına ne dedi? 

* Karar tasarısında neler var ?

* Bundan sonra ne olacak ?

İlişkileri 52 yıldır süren ancak bir türlü anlaşıpta evlenemeyen AB – Türkiye birlikteliğinde bugün bir fırtına daha koptu !

Avrupa Parlamentosu AP, Avrupa Birliği ile Türkiye arasında 3 Ekim 2005’te resmen başlatılan üyelik müzakerelerinin geçici olarak dondurulup askıya alınmasını öngören karar tasarısını; 37 oya karşı, 479 oyla kabul etti. 107 parlamenter ise çekimser kaldı.

AP’de sekiz grubun verdiği karar tasarılarından üretilen ve dokuz maddeden oluşan ortak karar metni, bağlayıcı olmamakla birlikte siyasi açıdan çok önemli bir belge özelliği taşıyor.

AP, Birlik üyelerinin bu metni görmezden gelemeyecek olmasından hareketle ‘geçici dondurma’ çağrısının önümüzdeki dönemde uygulanmasını umuyor.

Şimdi bundan sonra 15-16 Aralık’ta AB liderlerini Brüksel’de bir araya getirecek olan zirveden çıkacak olan karar, 52 yıldır süren ancak bir türlü birbiriyle evlenemeyen Türkiye-AB ilişkilerinin geleceği açısından çok kritik öneme sahip olacak.

Karar tasarısında vurgulananlar başlıklar olarak şunlar:

MÜZAKERELERİ DONDURUN !

Darbe girişimi sonrasında olağanüstü hal (OHAL) kapsamında devreye sokulan orantısız önlemler güçlü şekilde kınanıyor. 

AP, Türkiye’yi AB’ye sıkı şekilde bağlı tutma taahhüdünü sürdürdüğünü belirtiyor ancak bununla birlikte AB Komisyonu ve üye ülkelere devam etmekte olan müzakerelerin geçici olarak dondurulmasını başlatma çağsısı yapıyor.

OHAL’İ KALDIRIN !

AP, OHAL kapsamındaki önlemlerin devreden çıkması durumunda kendi pozisyonunu gözden geçirme taahhüdünde bulunuyor. 

Bu değerlendirmede de hukukun üstünlüğünün ülke genelinde tekrar sağlanmış olup olmadığının bakılacağı ve bu ilkenin temel alınacağı belirtiliyor.

İDAM CEZASINI GETİRMEYİN !

Türk hükümetinin idam cezasını tekrar devreye sokması halinde bunun katılım sürecinin resmen askıya alınmasına neden olacağı yineleniyor.

 VİZENİN ŞARTLARINI YERİNE GETİRİN !

 Türkiye’nin vize muafiyeti için gerekli olan, bazıları özel öneme sahip, 72 kriterden 7’sini karşılamadığı not ediliyor.

GÜMRÜK BİRLİĞİNİZİ GÜNCELLEMEM !

Gümrük Birliği’nin güncellenmesinin Türkiye için önemli olduğu not edilirken bu doğrultudaki çalışmaların askıya alınmasının Türkiye için ciddi ekonomik kayıplar ve olumsuz sonuçlar doğuracağının altı çiziliyor.

MALİ YARDIMLARI DA ASKIYA ALIN !

AB Komisyonu’na, Türkiye’ye katılım öncesi fonlardan 2017’de aktarılması öngörülen kaynağa ilişkin olarak rapora Türkiye’deki son gelişmeleri olumsuz anlamda yansıtma ve ayrıca sivil toplum örgütlerine  mali desteğin daha da artırılması olasılığını inceleme çağrısı yapılıyor.

ADLİ DESTEK VERİN !

AB Komisyonu, AK ve Venedik Komisyonu Türk yetkililere ek adli destek sunma konusunda teşvik ediliyor.

SİYASİ İRADENİZİ BELLİ EDİN !

 AB-Türkiye ilişkilerinin her iki taraf açısından stratejik önemde olduğunun altı çiziliyor. 

Türkiye’nin AB’nin önemli bir ortağı olduğu onaylanmakla birlikte işbirliği isteğinin iki taraflı olması gerektiği belirtiliyor. 

Türk hükümetinin eylemlerinin ülkeyi Avrupa yolundan başka yöne çektiği kaydedilerek Türkiye’nin siyasi irade göstermediğine inanıldığı vurgulanıyor.
Avrupa Parlamentosu Türkiye’nin Avrupa Birliği’yle üyelik müzakerelerine başlamasına 15 Aralık 2004’te birçok dilde ‘Evet’ yazan pankartların açıldığı bir oturumda onay vermişti.

PEKİ BUNDAN SONRA NE OLACAK?

Kurallar gereği AP Başkanı Martin Schulz, onay süreci sonrasında belgeyi AB Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini, AB Konseyi ve üye ülkelerin yanı sıra Türk hükümetine ve TBMM’ye de gönderecek.

Ankara’nın son dönemde sıkça yaptığı gibi bu kararı da yok sayarak kararı işleme sokmadan Türkiye’nin Brüksel’deki AB Daimi Temsilciliği aracılığıyla AP’ye iade etmesi öngörülüyor.

GÖZLER ÜYE ÜLKELERE ÇEVRİLECEK !

AP’nin onayladığı karar tasarısı, bağlayıcılığı olmasa da siyasi açıdan görmezden gelinmesi mümkün olmayan bir belge. Bu nedenle gözler artık AB Komisyonu’nun ve özellikle de AB üyesi ülkelerin nasıl bir tavır takınacağında.

AB Komisyonu, salı günü AP’deki oturumda AB Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini tarafından dile getirilen Türkiye’yle müzakerelerin sona ermesi halinde kaybeden-kaybeden senaryosuyla karşı karşıya kalınacağı görüşünü koruyor.

Avusturya hariç Türkiye’yle müzakerelerin devamından yana olan AB üyelerinin de şu aşamada bu pozisyonlarında değişikliğe gittiğine dair herhangi bir sinyal vermediler.
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan,  bugün Avrupa Parlamentosu’nda yapılan oylamayı eleştirdi ve “Tüm dünyaya sesleniyorum: Sonuç ne çıkarsa çıksın bu oylamanın bizim nezdimizde hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur” dedi. 
 Ne diyelim ?

Bu gidişle küstah İngiliz Başbskanı Cameron‘un ” – Türkiye anca 3000 yılında AB’ye üye olabilir” sözü haklı çıkacak gibi !

Türkiye ile  üyelik müzakerelerine başlanılması kararı alındığında Erdoğan Avrupa fatihi ve kahraman bir kumandan gibi Ankara’ya giriş yapmış ve güpe gündüz Ankara’nın her yerinde patlatılan binlerce liralık havai fişek be yazık ki görüntü verememiş sadece çata-pata ve maytap patlağı sesleri çıkarabilmiş, bu sahte şov özellikle yaşlıları ve bebekleri çok korkutmuştu !

Erdoğan imzayı attığı o günde de, bu günde de be gelecekte de AB’ye samimi olarak inanmamıştı, halen de inanmıyor, gelecekte de inanmayacak !

Erdoğan için AB’yi de aynı demokrasiyi bir tramvay gibi gördüğü gibi görüyor. Yani onun için Demokrasi tramvayı da, AB trenide binilip ‘şeriat’ durağında inilecek bir araçtan başka bir şey değil !

TANER YILDIZ

img_5592-1

Stockholm’da beyaz kelebekler uçuşuyor !

Kuzey güzeli sarışın Svea ihtişamlı kar beyazı gelinliğini bir giyindi, pir giyindi !

Dün geceden beri sakin tempoda hiç durmadan incecik ve bembeyaz kristal kanatlarıyla uçuşan, havada sarmaş dolaş dansettikten sonra dinlenmek için yumuşakça yere konan kar kelebeklerinin boyu neredeyse 1 metreye ulaştı. 

Ağaçlar, çalılar ve çiçekler ince ince özenle işlenmiş, her biri diğerinden farklı biçim ve görünümde sihirli heykellere ve heykelciklere dönüştü.

Birkaç gündür kar gelinliği provası yapan Kuzeyin dillere destan sarışın güzeli Svea, donuk yeşil taşlarla bezenmiş sade kesimli kar beyazı gelinliğini; ince uzun boylu, hafif kıvrımlı ve her şeyi yerli yerinde bakımlı ve kusursuz bedenine geceden giyindi. 

Bu sabahta, ince sürmeli buz mavisi iri gözleriyle etrafındaki görücülerini süzmeye başladı. 

Büyülü güzelliğiyle olağanüstü görkemliliğini birleştirdi ve karşı konulamaz cazibesiyle mükemmelleşti. 

Kuzey güneşinin soğuk ama pırıl pırıl pırıltılarıyla parıldayan masalsı güzelliğinin ışıl ışıl ışıltılarıyla gözlerimizi kamaştırdı…..

Ne diyelim ?

Kuzeyin kar imparatoriçesi İsveç bu yıl biraz erkenden titredi ve buz mavili kar beyazı aslına döndü !

Fırsat bu fırsat doğaya çıkın, sizde sıkıca giyinin, kar masalı diyarında sakin sakin gezinin. 

Masal kızı sarışın Svea’nın bir içim soğuk su güzelliğinden pek emin haliyle sihirli doğası eşliğinde endamlı yürüyüşünü seyredin, selvi boylu bedeninin hafif dolgun kıvrımlarına ve ipeksi tenine dokunun !

TANERYILDIZ

img_3436-1

Kimler tutuklandı, Demirtaş ifadesinde ne dedi, nereye hapsedildi ? 

Er ya da geç demokrasi mücadelemiz kazanacaktır. 

Erdoğan şahsında, köhnemiş bu rejim değişecektir. 

Sizden hiçbir talebim ve beklentim yoktur. 

Siyasi faaliyetlerim nedeniyle ancak beni seçen halkım sorgulayabilir” 

HDP eşbaşkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ 9 milletvekili arkadaşıyla birlikte gece yarısı polis tarafından evleri basılıp bazılarının kapısı kırılarak derdest edilip gözaltına alındı.

Diyarbakır Savcısı tutuklanmaları istemiyle mahkemeye sevketti.


Gözaltındaki HDP milletvekilleri şunlar:

1- Selahattin Demirtaş, 

2- Figen Yüksekdağ

3- Sırrı Süreyya Önder

4- Leyla Birlik

3- Selma Irmak

6- Abdullah Zeydan 

7- İdris Baluken 

8- Ferhat Encü

9- Ziya Pir 

10- Gülser Yıldırım

11- Nursel Aydoğan

Hakkında yakalama kararı bulunan Faysal Sarıyıldız ve Tuğba Hezer ise yurt dışında bulunuyorlar.


Diyarbakır savcılığı gözaltı gerekçesini; “silahlı terör örgütüne üye olmak, suç işlemeye tahrik ve terör örgütü propagandası yapmak” olarak açıklarken, hükümet  “ifade vermeye gelmedikleri” için gözaltına alındıklarını açıkladı.

Diyarbakır’da önce savcılığa ardından mahkemeye sevk edilen, Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Gülser Yıldırım, Selma Irmak, Nursel Aydoğan, Leyla Birlik, İdris Baluken, Ferhat Encü ve Abdullah Zeydan’ın tutuklandı.

Sırrı Süreyya Önder  ve Ziya Pir savcılık ifadesinin ardından adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.

Selahattin Demirtaş, helikopterle Edirne F Tipi Cezaevi’ne, Figen Yüksekdağ ise Kandıra F tipi Cezaevi’ne götürüldü.

Demirtaş ilk ifadesinde şöyle dedi:


Ben iddia olunan suçlara ilişkin sorulacak sorulara cevap vermek istemiyorum. 

Bizler seçilmiş halk temsilcileriyiz. Şahsımızı değil bizi seçen seçmen kitlelerini temsil ederiz. 

Şu anda yasamanın parlamentonun dokunulmazlığa sahip bir üyesiyim. 

Milletvekili sıfatıyla karşınızdayım. Benim temsil ettiğim bu kimliğe ve halkın iradesine saygısızlık yapılmasına izin vermem mümkün değildir. 

Ben adil ve tarafsız bir yargı huzurunda hesap vermekten asla çekinmiyorum. Veremeyeceğim hiçbir hesabımda yoktur. 

Ülkemizde yargının saygınlığı ayaklar altında iken düğmesiz olan cüppelerini iliklemeye çalışan böylesi bir yargılamanın öznesi olmayı da asla kabul etmeyeceğim. 

Sizin şahımıza ve kişiliğinize yönelik hiçbir tereddüdüm ve saygısızlığım yoktur. 

Ancak şaibelerle dolu bir siyasi geçmişe sahip olan Erdoğan emretti diye başlatılan bu yargı tiyatrosuna figüran olmayı kabul etmiyorum. 

Soracağınız hiçbir soruya cevap vermeyeceğim.

Yapacağınız hiçbir yargılama faaliyetinin adil olacağına inancım yoktur. 

Benim buraya getirilmem bile hukuk dışıdır.  

Siyasetçilerin siyaset arenasındaki muhatapları yine siyasetçilerdir, yargı mensupları değildir. 

Bu anlamda sizler evrensel ve demokratik hukuk ilkelerine ve Türkiye’nin imzalamış olduğu aynı zamanda bir anayasa hükmü de olan uluslararası anlaşmalara bağlı olması gereken yargı mensupları olarak siyasi oyunları ve tezgahların parçası olmayı da reddetmelisiniz. 

Sizden hiçbir talebin ve beklentim yoktur. 

Siyasi faaliyetlerim nedeniyle ancak beni seçen halkım ve seçmelerim siyaseten sorgulayabilir.”

Ne diyelim ?

Türkiye bindi bir alamete dörtnala gidiyor kıyamete.

Çözüm seçilmişleri gözaltına almada ya da hapishanede değil, demokratik siyasette ve meclistedir.

Çözüm silahta ve şiddette değil daha fazla demokraside, güvene dayalı diyalogda, uzlaşmada ve eşit yurttaşlıktadır.


TANER YILDIZ 

img_3719-1

Akdeniz’e bugün yine can pazarı kuruldu !

Bu fotoğraflara yüreğiniz dayanamayacak, ağlayacaksınız !

Akdeniz’de Sadece bugün 239 sığınmacı boğuldu.

İçlerinde çocuklar ve hamile kadınlar da var.


Şimdiye kadar karadan ve havadan Avrupa’ya çıkan her yol hatta patikalar bile sıkı sıkıya kapatıldığı için zengin ve güvenli Avrupa’ya ulaşmanın tek yolu olarak sahipsiz Libya üzerinden açılınan hırçın Akdeniz suları kaldı.

Akdeniz yolunda boğulanların sayısı bu yıl şimdiye kadar tam tamına 4 bin 220 gibi korkunç bir rakama ulaştı. 

Geçen yıl aynı dönemde ise 3 bin 771 gariban sığınmacı Akdeniz’de boğulmuştu. 


UNHCR’nin açıklamasına göre bugün birinde 130 ötekinde 140 sığınmacı bulunan iki şişme botla Libya’dan İtalya’ya doğru yola çıkan toplam 270 sığınmacının bindikleri lastik botların bir kaç saat sonra açık denizde devrilmesi sonucu içlerinde çocuklar ve hamile kadınlarında olduğu 239‘u boğuldu ve sadece 29’u sığınmacı gönüllüleri tarafından kurtarılabildi. 


İnsanların boğulmasını önlemek amacıyla yapıldığı savunulan Türkiye AB mülteci anlaşması sonrasında sığınmacı geçişlerine tamamen kapatılan kısa mesafeli Ege Denizine açılamayan ve diğer güvenli sığınmacılık yollarını da zaten dikenli tel, duvar ve sıkı sınır kontrollarıyla kapatılmış olduğu için  geçemeyen mülteciler, çareyi çok daha tehlikeli ve uzun mesafeli olan ve şimdilik tek seçenek durumundaki  Libya üzerinden İtalya’ya yapılan ölüm yolculuğuyla geçmeye çalışıyor. 


Kurtarma imkanlarının geliştirilmesine ve Avrupaya gelen sığınmacı sayısı yüzde 70 azalmasına rağmen geriye tek  açık  bırakılan “Libya ölüm yolu” kaldığı  için boğulan sığınmacı sayısında bu yıl korkunç artışlar yaşandı. 

Daha önce sığınmacılar Avrupa’ya, Türkiye’nin ege kıyılarından yakınlardaki  Yunan adalarına çok daha kolay ve çok daha az tehlikeyle geçebiliyordu. 




Ne diyelim ?

Bu zavallı insanların gerçek katilleri yüreği taş bağlamış Avrupalı politikacılardır.

Bu çaresiz sığınmacıların katillerinin yardım ve yaltakçısı ise; kendi rahatını düşünen, üç kuruşluk sığınmacı külfetini çok gören, Avrupa dışından gelen insanlara değer vermeyen ve onları kendisiyle eşit görmeyen, beyaz atalarından devraldığı ırkçılık virüsünü yüzyıllardır kirli damarlarında ve üstün genlerinde koruyup geliştiren, tüm dünyayı kendi öz malı gibi kullanıp sadece kendisi için sömüren, Avrupalı dışında ölenlere hiç üzülmeyen ve ölümü onlara layık gören,  güvenliğini ve zenginliğini başka insanlarla paylaşmayan, yoksul ve ezilenlerle dayanışmayan, politikacılarının başkasının ülkesinde çıkardığı savaşlara ve akıttıkları kanlara ve o savaşlara sattıkları silahlara hiç ses çıkarmayan ve bu satışları sesizce onaylayan, beyaz, bencil, ikiyüzlü ve üstün Avrupalılar’dır !

İngilizlerdir, Fransızlardır, Almanlardır !

Hollandalılar, İrlandalılar, İspanyalılar, İtalyalılar,Polonyalılardır !

On milyonlarca nüfusu rahatlıkla barındıracak büyüklükteki koskocaman topraklarında birkaç milyonluk nüfuslarıyla yaşayan  İsveçliler, Norveçliler, Finlandiyalılardır ! 

Irkçılarını hükümetlerinin ortağı yapan, ırkçı ve ayrımcı uygulamalarının bir devlet politikasına dönüşmesini destekleyen Danimarkalılardır.

Para karşılığında sınırlarından sığınmacı sinek bile geçirmeyen kraldan kralcı, dış kapı bekçileri Yunanlar ve Bulgarlardır !

Avrolarun kokusunu alınca  elini oğuşturup sığınmacıları Avrupa’ya salmayan fedai Türklerdir !

Bu nitelemelerimden insan gibi insan olan, yüreği başka renkten ve ırktan insanlar içinde çarpan,  sığınmacılar başta dünyanın tüm çaresiz ve güçsüzleriyle gönüllü ve içtenlikli eylemleriyle dayanışan, ekmeğini onlarla paylaşan, onlara evini ve yüreğini açan, onlara sesi ve sedası olan, yardımsever, insansever, yürekli, dürüst, namuslu, onurlu pek çoğu da solcu beyaz Avrupalılar muaftır…. 

Eleştirimin hedefi Avrupa halkları değil kendinden başkasını düşünmeyen bireyci bireylerdir. 

Çözüm sığınmacılar için yasal ve güvenli yolların, kontrollü insani koridorların açılmasıdır. 

Bu insanları uyduruk şişme botlarla açık denizlerde ölüm yolculuğuna zorlamak değildir. 

İçlerinde hiç beyaz tenli olmayan bu savaş artığı, baskı mağduru ve açlık kurbanı esmer tenli ve kara derili insanlara sahip çıkılmalıdır.

Acil önlem olarak bu zor durumdaki insanların canlarını ortaya koymadan Avrupa’ya yasal yollardan gelmesini sağlamak için “insani vize” verilmesine başlanılmalıdır. 

Tüm dünya toprakları ve dünya nimetleri sadece beyaz Avrupalıların değil bu dünyaya gelmiş olan her renkten ve her ırktan tüm insanlarındır !

Tıpkı ormanlarda tüm hayvanların birlikte yaşadığı ve nimetlerini ihtiyacı kadar paylaşabildiği gibi !

Tıpkı denizlerde tüm balıkların bir arada yaşadığı ve nimetlerini ortaklaşa paylaşabildiği gibi !

Tıpkı kuşların tüm gökyüzünde pasaport taşımadan ve sınır geçmeden dolaştığı ve özgürce uçabildiği gibi !

TANER YILDIZ 

 

img_3379

” Cumhuriyeti Teslim Alamayacaksınız !”

Cumhuriyetin gazetesi Cumhuriyet hoyratça basıldı. Gazeteye el koymak için 40 yıldır FETÖ’nün ve PKK’nın içyüzünü yazan gazeteye ve gazetecilerine FETÖ’cü ve PKK’lı kulpları takıldı. 

Cumhuriyetle yaşıt Cumhuriyet gazetesi saçma, gülünç suç iddiaları ve baskın konusunda kamuoyuna şu açıklamayı yaptı:


 KAMUOYUNA

Cumhuriyet gazetesi gazetedir ve gazetecilik suç değildir. 

” Cumhuriyet Gazetesi 7 Mayıs 1924 tarihinde yayınlanan ilk sayısından itibaren ülkemizde her anlamda gerçek bir demokrasi kurulması için yayınını sürdürmüş, hiçbir hükümet ve hiçbir partinin gazetesi olmamıştır. 

Cumhuriyetin, Atatürk devrim ve ilkelerinin açtığı “aydınlanma” yolunda, aklın bağnazlıktan, bilimin dinden bağımsızlaşması, laiklik ilkesinin toplumca benimsenmesi için çaba gösteren bir gazetedir. 

Gerçek budur ve bundan ibarettir. 

Cumhuriyet gazetesi laik, demokratik ve sosyal hukuk devletinin vazgeçilmezliği ve insan haklarının korunması için gazetecilik çizgisinden hiç ödün vermemiştir. 

Demokrasinin savunuculuğunu yapan Türkiye Cumhuriyeti ile yaşıt bir gazetedir. Gücünü okurlarından alır. 

Cumhuriyet gazetesi hiçbir güç tarafından teslim alınamayacak olan gazetecilik inancıyla yayın hayatını sürdürür ve sürdürecektir. 

İleri sürülen suçlamalara yanıt vermeyi dahi doğru bulmuyoruz, zul sayarız. 

Ancak bilinen bir gerçeği tekrarlayalım. 

Ülkemizde yıllarca Fetullah Gülen ve cemaat yapılanmasının Türkiye Cumhuriyeti için ne kadar büyük bir tehlike olduğunu, temel amacının laikliği ortadan kaldırarak Türkiye Cumhuriyetini yıkmak ve ele geçirmek suretiyle İslam devleti kurma çabalarının önlenmesi için yaptığı yayınların halkın gerçekleri öğrenmesi amacıyla yapıldığını herkes bilir. 

Aksi inkar edilemez nitelikte bu yayınlarla kamuoyunu bilgilendiren Cumhuriyet gazetesi Vakıf ve Yönetiminin ve yazarlarının “FETÖ/PDY ile PKK/KCK terör örgütlerine” “müzahir” oldukları ve “üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işledikleri” iddiasıyla soruşturma başlatılmış olmasını hayretle ve endişeyle karşılıyoruz. 

Basın özgürlüğü, laik, demokratik, sosyal hukuk devleti ilkeleri ve temel insan hak ve özgürlükleri , evrensel hukuk ilkeleri korunmalıdır. 

Terör örgütleri adına suç işlemek, 15 Temmuz darbe girişimini meşrulaştırma amacına yönelik yayın yapmak gibi inanılması ve kabul edilmesi güç iddialara dayalı yakalama/gözaltı/ el koyma işlemlerini kabul edilemez, hukuka aykırı işlemler olarak değerlendiriyoruz. 

Hukuk güvenliğini ortadan kaldırmaya yönelik işlemler kabul edilemez.

Basın suçları nedeniyle açılan soruşturmalar Cumhuriyet gazetesinin yayınları bakımından yadırganmayacak kadar alışılmıştır. Haberler nedeniyle yazar ve muhabirlerimizin Basın Savcılığına çağrılarak ifadelerine başvurulmaları da çok doğaldır. 

Ancak bu kez Cumhuriyet Gazetesi Vakıf yöneticileri ve yazarları için uygulanan, sabah baskını şeklinde gerçekleşen yakalama/gözaltına alma/arama işlemleri söz konusudur. 

Yaşamında belki bir karınca bile ezmemiş olan gazeteci Aydın Engin’e azılı terörist muamelesi yapıldı.
İfadelerine başvurmak için çağrıldıklarında her zaman gelebilecek olan Vakıf Yöneticileri ve Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni başta olmak üzere gazetemiz yazarları hakkında uygulanan bu işlemleri, Cumhuriyet gazetesinin yayınına son verme girişiminin başlangıcı olarak görüyoruz. 

Böyle bir girişim hukuk güvenliğini, basın özgürlüğünü ortadan kaldırır. 
Bu tür hukuki dayanağı bulunmadığı gibi inandırıcılığı da olmayan iddialarla Cumhuriyet Gazetesinin yayınına son vermek amacı basın özgürlüğüne ve halkın haber alma, gerçekleri öğrenme hakkına açıkça aykırıdır. 

Cumhuriyet gazetesi hakkında başlatılan operasyonlardan ve Cumhuriyet gazetesini susturma çabalarından derhal vazgeçilmelidir. 

Cumhuriyet gazetesinin, gazetemizin yayınına son verme çabalarını şiddetle kınıyoruz. 

Tam bir kesinlikle ifade edelim. 

Cumhuriyet gazetesi hiçbir darbe döneminde, hiçbir güç tarafından nasıl teslim alınamadıysa, dün Fetullahçı savcı ve yargıçlarla ve onların emrindeki güçlerle nasıl mücadele ettiyse, bu gün de nereden ve kimden gelirse gelsin her türlü baskıyla sonuna kadar mücadele edecek güçtedir. 

Mücadelemizin okurlarımızla ve dayanışmayla süreceğine inanıyoruz. 

Cumhuriyet gazetesinin yöneticileri ve yazarları gözaltına alınmış olsa bile demokrasi ve özgürlük mücadelesini gazetemiz sonuna kadar sürdürecektir. 

Cumhuriyet gazetesini yalnız bırakmayan tüm okurlarımıza, demokrasiye ve Türkiye’nin aydınlık geleceğine olan inançlarıyla tüm baskılara karşı direnen Cumhuriyet gazetesi ile dayanışma içinde bulunan herkese teşekkür ediyoruz. “

CUMHURİYET 

Ne diyelim ?

TGC’nin açıklamasına göre OHAL kapsamında bir emirle kapatılan gazete, dergi, tv ve haber ajansı sayısı 170’e ulaşmıştır. 

Şimdiye kadar 105 gazeteci tutuklanıp hapse atılmıştır. 

Basın kartı iptal edilen gazeteci sayısı yine şimdilik 777’dir. 

15 Temmuz sonrası kapatılan yayın organları nedeniyle 2500 gazeteci işsiz kalmıştır. 

Basın özgürlüğünün olmadığı bir ülkede demokrasiden söz edilemez. Bu demokrasinin olmazsa olmazıdır. Bu antidemokratik saldırılara karşı çıkılması, demokrasiye ve özgürlüklere sahip çıkılması demektir. 

Türkiye Cumhuriyeti derin ve karanlık uçuruma doğru planlı ve kasıtlı olarak adım adım itilmektedir.

Cumhuriyet Gazetesi Türkiye Cumhuriyetinin tarihidir, ortak aklıdır, vicdanıdır ve yüz akıdır ve öyle de kalacaktır.

Demokrat olan, insan haklarından ve ifade özgürlüğünden yana olan herkes elbirliğiyle bu hoyrat ve faşist saldırıya karşı çıkmalıdır.

Unutulmasın ki bugün başkasına olan yarın da sana olacaktır !

Susmak demek korkarak onaylamak demektir…

TANER YILDIZ 

img_3707

İsveç Arap Raşit’i 55 yıldan sonra niçin sınırdışı ediyor !

Dünya’da eşi benzeri görülmemiş bu skandal sınırdışı kararının altında; Suriyeli, Iraklı Arap sığınmacılar ve Stockholm caddelerinde dolaşan Faslı sokak çocuklarından bunaldığı için iyice şaşıran ve son yıllarda işi başından aşınca kimin eli kimin cebinde pozisyonuna düşen İsveç Göç İşleri Dairesi‘nin imzası var… 

Kararın gerekçesi de karar kadar saçma :

“İsveç’e yeterince uyum sağlamadı ” !

Aftonbladet gazetesi yazarı Oisin Cantwell‘in haberine göre göçmen dairesinin bu tuhaf kararı oldukça tartışmalı.

Faslı Arap Raşit‘in İsveç’teki 55 yıllık göçmen yaşamının öyküsü 1961 yılında Fas kralı 2.Hasan’ın tahta çıkmasıyla başlıyor. 

O zaman 17 yaşında genç bir solcu eylemci olan Raşit, artan baskılar sonucunda hapse atılacağı korkusuyla soluğu İsveç’te yaşayan akrabasının yanında alıyor. 

İsveç’e sığınmacı olarak başvuruyor ve başvurusu 1961 de kabul görüp üniversite şehri Uppsala’ya yerleşiyor. 

Şimdi 72 yaşında olan Raşit iktisat okuyor hatta bir ara üniversite’de zamanın İsveç başbakanı ve İsveç refah devleti modelinin mimarı Tage Erlander ile karşılaşıp birlikte bir fincan kahve bile içiyor !

Yıllar geçiyor ve Raşit arap geleneklerine uygun olarak 4 kere evleniyor ! 

Dört çocuğu ve onlardan da torunları oluyor. 

Zamanla pek de başarılı göçmen profili çizemeyen Raşit ufak tefek işlerde çalışıyor, suça karışıyor, denetimli serbestlik, para cezası ve en uzunu 5 yıl hapis olmak üzere 8 kez mahkumiyet alıyor. Cezasını çekip çıkıyor. 

Ama Göç Dairesi’nin sözkonusu sınırdışı kararı bu suça karışmasına ve sabıka kaydına dayanmıyor. 

Peki o zaman neye dayanıyor ?

Sınırdışı gerekçesi “İsveç’e yeterince uyum sağlamadığı” iddiasına dayandırılıyor. 

Raşit’in başına çorap örülmesine en son aldığı cezasını çekip hapisten çıktığı 2008 yılında başlanıyor.

Raşit hapisten çıktığında birdenbire banka hesabının kapatıldığını ve İsveç’teki ikamet adresinin silinip nüfus kütüğünden çıkarıldığını farkediyor. 

Yani “Yaşar ne yaşar ne yaşamaz ” durumuna düşürülüyor. Yani yok hükmünde bir adama dönüştürülüyor ! Yani yaşadığı halde resmi anlamda ölü muamelesi görüyor. 

Raşit ne olup bittiğini öğrenmek için hemen Göç Dairesi ile ilişkiye geçiyor ve tekrar oturum izni almak için başvuru yapıyor. 

İsveç’te 47 yıl yaşadıktan sonra  yaptığı oturum başvurusu reddediliyor ve aynı zamanda da hakkında ayrıca sınırdışı kararı çıkarılıyor. 

Raşit mahkemeye giderek red kararına itiraz ediyor. Mahkeme de itirazını reddedince sınırdışı kararı 20 Ocak 2011’de yürürlük kazanıyor ancak bu süre içerisinde sınırdışı edilmediği ve İsveç’te yaşadığı için de bu karar 2015 yılında zaman aşımına uğruyor ve artık bir hükmü kalmıyor.

Bu durumda İsveç devletinin artık istese bile Raşit’i sınırdışı edebilme imkanı ortadan kalkmış oluyor. 

Raşit bu arada devletten saklanmaya ya da kaçmaya da gerek duymuyor ve hiç bir şey olmamış gibi elini kolunu sallayarak serbestce İsveç’te yaşamını sürdürüyor. 

11 Kasım 2013 yılında Raşit polis tarafından Stockholm’da hırsızlık şüphesiyle yakalanınca devletin eline altın bir fırsat geçiyor. 

Polis, Raşit’in hakkında bir sınırdışı kararı kaydı olduğunu farkediyor ve hemen Göç Dairesi ile irtibat kuruyor ve “siz bu işe ne diyorsunuz ?” diye soruyor.

Göç Dairesi memuru polisin sınırdışı etmeyebileceğini sanarak “siz o kararı hiç umursamayın” diye cevap veriyor. Polis’te bunun üzerine Raşit’i sınırdışı etmek için alıkoymak yerine serbest bırakıyor. Daha sonra hakkında açılan hırsızlık dosyası da zaten delil yetersizliğinden kapatılıyor. 


Raşit bu yıl tekrar oturum başvurusunda bulunuyor. Göç Dairesi’nin başvuruya verdiği yumruk gibi cevabı ise yine bir kez daha hemen sınırdışı edilmesi ve ayrıca 4 yıl İsveç’e giriş yasağı sürgün cezası verilmesi oluyor. 

Bu ikinci kez alınan sınırdışı kararına öncekinden de daha garip bir gerekçe gösteriliyor:

Göç Dairesi’nin gerekçesine göre Raşit’in 1990 yılına kadar ki oturum izninde bir sorun görünmüyor ancak onlara göre; “Raşit 1990 yılından beri İsveç’te oturum izni olmadan kaçak olarak yaşıyormuş !

Halbuki İsveç hükümetinin 1981 yılında aldığı bir kararda Raşit’in siyasi nedenlerle Fas’a sınırdışı edilemediği yazıyor. 

Bu durumda insanın aklına şu sorular takılıyor:

Niçin aradan 29 yıl geçtikten sonra Raşit’in İsveç’te kaldığı süre şimdi nasıl birdenbire yasadışı olabiliyor ? 

Orta yerde duran bir hükümet kararı geçerliliğini nasıl yitirebiliyor ? 

Hangi gerekçeyle bir resmi kurum ülkenin en yüksek iktidar organının bir kararını ortadan kaldırabiliyor ?

Göç Dairesi’nin ikinci sınırdışı kararı gerekçesinde bu soruların cevabı bulunamıyor. 

Üstelik daha önceleri yerine getirilmemiş (infaz edilmemiş) olan sınırdışı uygulaması da Raşit‘in aleyhine kullanılmak isteniyor.

Bununla da bitmiyor; Raşit’i hastalık emeklisi olduğundan beri oğulları geçindirmesine rağmen Göç Dairesi “İsveç’le aile bağı olması” kuralını geçersiz kılabilmek için Raşit’in çocuklarıyla düzenli bir ilişkisi olmadığını ve onlardan kopuk yaşadığını iddia ediyor  ! 

Bir başka sorun ise Raşit’in 1960’lı yıllar ortasından itibaren bir Fas pasaportuna sahip olmaması ve bugün için de pratikte fiili olarak “vatansız” durumda olması.

Ama ne var ki Raşit hali hazırda vatansız duruma düştüğüne dair kendisinden kanıt isteyen Göç Dairesi’ni bu konuda bir türlü ikna edemiyor. 

Göç Dairesi’nin bir başka saçmalığı da karar gerekçesinde yer verilen ” İsveç’te yaşadığı sürenin çoğunluğu olan yaklaşık 20 yıl” ifadesi. 

Belli ki bu kararı veren işlem memurunun temel aritmetik bilgisinde büyük bir sıkıntı var. 

 Ne zamandan beridir ve nasıl 20 yıl,  55 yılllık bir sürenin çoğunluğu sayılabiliyor ? !!!

Raşit’in Fas’ta hiçbir akrabası, kimsesi ya da bir arkadaşı bile yok. 55 yıl önce arkasında bıraktığı anavatanı Fas’ta hiçbir şeyi bulunmuyor. Buna karşın tüm ailesi İsveç’te yaşıyor. 

Belki aklınıza şöyle bir şey gelebilir: 

 Zaten bir sürü işlemiş ve işe yaramaz birisiymiş, bu haliyle de bu güzel ülkeden atılmayı çoktan beri haketmiş

Ama kazın ayağı hiç de öyle değil. 

Erdemli ve bir uygar ülke cezasını yatıp çekmiş ve en azından hukuki açıdan “temize çıkmış”  birisini, üllkesinde 55 yıl  yaşadıktan sonra bu bir ömür boyu uzunluktaki süreyi görmezden gelip küçük bir formalite bahanesiyle ülkesinden dışarı atmaz, atamaz ve atmamalı. 

Bu zamana kadar ne İsveç’te ne dünyanın başka bir ülkesinde böylesine bir sınırdışı olayı yaşanmamış, kolay kolay yaşanamaz da. 

Kaldı ki bu sınırdışı kararı Avrupa konvansiyonun “özel ve aile hayatı” düzenleyen 8. Maddesine  de açıkça aykırıdır. 

Raşit’in İsveçli avukatı Reine Nelson bu sınırdışı kararına Göç Hukuk Mahkemesi‘nde (Migrationsdomstol) itiraz etmeye ve gerekirse bu kararı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine götürmeye hazırlanıyor. 

Çünkü Strasburg’daki Avrupa Mahkemesi‘nin bir içtihadına göre bir ülkede 11 yıl yaşamış olan bir kimse ağır bir suç işlemiş bile olsa bu sürede o ülkeyle güçlü bağlar oluştuğu gerekçesiyle sınırdışı edilemez. 

Ne diyelim ?

İsveç’e bir şeyler olmaya artık İsveç İsveç olmaktan gerçekten çıkmaya ve başkalaşmaya başladı. 

Geçen yıl ki 160 bin kişilik sığınmacı akını altında ezilen ve eli ayağına dolaşan İsveç Göç Dairesi’nin pusulası kaydı, vücut kimyası bozuldu…

İsveç vatandaşlığına geçmeye duygusal nedenlerle soğuk bakan vatandaşlarımız bu kararlarını ‘bir gözden geçirseler iyi olur ‘ diyeceğim amma hiç belli mi olur ?

Irkçı İsveç Demokratları (Sverigedemokrater) partisi önümüzdeki dönem iktidara gelince belki de ilk işi İsveç vatandaşlığı için “soğuk kan bağı” şartı getirip sonradan İsveç vatandaşlığına geçmiş olan “sıcak kanlı” yabancıların bu hakkını “kan uyuşmazlığı” gerekçesiyle bir gecede ellerinden alıp iptal etmek olabilir !

Sen de çok abarrtın böyle bir şey asla olamaz demeyin, önce İsveç’te olup bitenlere dönüp bir bakın.  

Ne diyor  İsveçliler ?

Säg aldrig, aldrig !

Türkçesi: Asla, asla deme !

Bugün olanlar ve yaşananlar bundan 20 yıl önce hiç birimizin aklına bile gelir miydi ?

Siz en iyisi Arap Raşit gibi arasat ta kalmamak için her zaman için bir Türk pasaportunu elinizin altında yedekte tutun derim !


TANER YILDIZ
 

img_3163

İsveç devleti Türk federasyonlarını niçin cezalandırdı ?

İki ayrı Türk federasyonu son 5 yılda İsveç devletinden kaç milyon kron nakit para yardımı aldı ?

Hangisi polise ihbar edildi hangisinin parası kesildi ?


Devlet Kurumu, hangi federasyonun hangi sahteciliğini tespit etti ?


Bu ağır kararlara itiraz etmek mümkün mü ?

Göçmen ve Etnik temelli sivil toplum örgütlerine her yıl milyonlarca kron devlet yardımı dağıtan İsveç Gençlik ve Sivil Toplum Kurumu (Myndigheten för ungdoms- och sivilsamhällsfrågor Mucf) iki Türk Federasyonu hakkında iki ayrı olumsuz karar aldı. 

STRF’yi polise ihbar etti, TRF’nin parasını kesti.

Kurum, ilgili yönetmelik kuralları çerçevesinde aldığı kararları ayrıntılı gerekçeleriyle 20 Ekim 2016 tarihinde söz konusu federasyonlara bildirdi ve karar örneklerini eklediği bir haber yazısıyla da internet sayfasında kamuoyuna duyurdu.

Solda STRF Başkan’ı Ahmet Önal, sağda TRF Başkan’ı Hasan Dölek bir toplantıda yan yana duruyorlar.

Yorumsuz olarak bu federasyonlar, aldıkları devlet yardımı tutarları ve gündemdeki MUCF kararları konusunda şu gerçek bilgileri vermek istiyorum.

İki ayrı Türk Federasyonu var: TRF ve başına S eklenmiş STRF.

TRF başkanı Hasan Dölek son Kongre’de TRF sekreteri Yasin İpek’in elinden Çiçek alıyor.

Birinin Türkçe adı İsveç Türk İşçi Dernekleri Federasyonu, İsveççe adı Turkiska Riksförbundet, kısaltması TRF
1977 yılında kurulmuş. Stockholm merkezli. 2006’dan bugüne son 10 yıldır tek Başkan olarak Hasan Dölek tarafından yönetilmiş. 

Hasan Dölek son beş kongredir üst üste tek aday olarak oylamaya gerek kalmadan Başkan seçilmiş. 

Federasyonun kendi sayfasında Ahmet Önal’ın 13’ncü Kongre’de de tek aday olarak 13’ncü kez üst üste oybirliğiyle Başkan seçildiği böyle haber yapılmış.
Ötekinin Türkçe adı İsveç Türk Federasyonu, İsveççe adı Svensk -Turkiska Riksförbundet, kısaltması STRF. 2003 yılında kurulmuş. Göteborg merkezli. 
Kurulduğu 2003 yılından beri yani 13 yıldır tek Başkan olarak Ahmet Önal tarafından yönetiliyor. 

Ahmet Önal’da son 13 kongrenin 13’ünde de üst üste tek aday olmuş ve oylamaya gerek kalmadan Başkan seçilmiş.  

13 yıldır öz abisini denetleyen STRF denetçisi Hakan Önal.
Bir başka gariplikte kardeşi Hakan Önal‘ında  bu süre içerisinde ve halen de denetçi (revisor) olarak STRF Denetleme Kurulu başkanlığı yapıyor olmasıdır. İki kardeşten biri Ahmet Önal yönetmiş diğeri Hakan Önal‘da yönetici kardeşini kardeşce ve tarafsızca denetlemiş !


İki federasyon devletten son 5 yılda tam tamına 5 milyon 750 bin 963 kron toplam faaliyet destek yardımı almış. Bunun :

3 milyon 739 bin 366 kronunu İsveç Türk işçi Dernekleri Federasyonu TRF almış.

2 milyon 11 bin 597 kronunu ise İsveç – Türk Federasyonu STRF almış.

MUCF kayıtlarına göre alınan devlet yardımlarının yıllara göre dağılımı şöyle:

Birbirine rakip de olan bu iki Federasyon’un bir başka ortak yanları ise ikisinin de hakkında uzun süredir bir takım ağır eleştiriler ve şikayetler yapılıyor olması ve ortalıkta yöneticileri ve faaliyetleri hakkında değişik iddialar ve çeşitli söylentilerin kulaktan kulağa dolaşıyor olmasıydı. 

Yıllardır milyonlarca kron devlet yardımı almış ve harcamış olan bu federasyonlar hakkında er ya da geç bir inceleme ya da soruşturma yapılacağı belliydi ve bu bekleniyordu.

Gündemdeki MUCF kararlarının özeti ise şöyle:



1. Stockholm merkezli İsveç Türk İşçi Dernekleri Federasyonu‘nun (Turkiska Riksförbundet TRF) devlet faaliyet yardımı başvurusunda Kurum’a sahte dernek üyesi sayıları verdiği ve yine ayrıca buna bağlı olarak sahte dernekler içeren üye dernek listesi bildirdiğinin tespit edilmesi ve 2016 yılı için verilen yardımın da bu sahte bilgilere dayandırılarak verilmesi nedeniyle fedarasyon’dan bu yıl için aldığı 519.962 kronun kuruşuna kadar geri istenmesine karar verildi. (Bu paranın yarısı ödenmiş ancak diğer  yarısı inceleme sürecinde tedbiren durdurulup ödenmemişti



2. Göteborg merkezli İsveç -Türk Federasyonu‘nun (Svensk -Turkiska Riksförbundet STRF) ise devlet yardımı başvurusu sırasında kuruma sunduğu belgeler üzerinde başlatılan inceleme sonrasında federasyon yöneticilerinin bir dizi kasıtlı belge sahteciliği yaptığının tespit edilmesi nedeniyle 2013 yılı yardım başvurusunun ikinci kez reddedilmesine ve ayrıca STRF’nin bu bağlamda sahtekarlık  suçu işlemiş olabileceği şüphesiyle yöneticilerinin polise ihbar edilmesine karar verildi.

Bu kararlarn arka planında ise bazı ses getiren gelişmeler yaşanmıştı :

İsveç yazılı ve görsel basınında Türk örgütleri ve kimi faaliyetleri konusunda özellikle TRF hakkında sürekli olumsuz haberler çıkıyor, yöneticilerine karşı sert eleştiriler ve çeşitli suçlamalar yöneltiliyordu. 

TRF’nin inisiyatifi ve yazılı çağrısıyla düzenlenen “elçiliği savunma gösterisi” sırasında yüyüş yapan kalabalık bir protestocu grubuna karşı  Türkiye’nin Stockholm Büyükelçiliği önünde toplanan az sayıdaki Türk bayraklı vatandaş gönüllü savunma yapmış, böylelikle İsveç’teki Türkiye kökenli insanlar karşı karşıya gelmiş, aralarında dikili duran Polislere rağmen yine de olay çıkmıştı. 

İsveç polisi kavgaya müdahale etmiş ve bu olay İsveç basınında ve sosyal medyasında olumsuz anlamda geniş yankı bulmuştu.  

Iraklı Barbaros Leylani Sergel Torget’te o iğrenç konuşmasını yapıyor.
Bu “elçilik savunması” gösterisinde de aktif rol oynamış olan ve İsveç’te yaşayan Türkler tarafından tanınmayan Barbaros Leylani adındaki Iraklı bir kişinin, Türk Federasyonu TRF başkanvekili sıfatıyla Sergel Torget‘te Nisan ayı başında yaptığı o iğrenç konuşma ise bardağı taşıran son damla olmuştu. 

Leylani kepazeliği  İsveç Tv ve gazetelerinde günlerce manşet olmuş, hakaret ve küfür dolu konuşmasının kelimesi kelimesine isveççe alt yazılı olarak yayınlandığı video klibi, sosyal medyada tıklanma rekoru kırmış ve bu klibi bir haftada 2 milyon civarında kişi izlemişti.

 Leylani sonradan TV de ağlayarak özür dilemişti ama artık iş işten geçmişti. 

Daha önceleri de Leylani‘nin üyesi ve delegesi olduğu TRF’ye bağlı Botkyrka Türk Kültür Derneği lokaline bomba atılmış, ayrıca yine TRF’ye bağlı Bredäng Türk Kültür Derneği lokali de yakılmıştı.

Kurumlar üzerinde bu konudaki kamuoyu baskısı artık dayanılmaz bir hal almıştı. Mutlaka bir şeyler yapılmalıydı. 

Bu iki örgüt yıllardır vatandaşlardan kesilen vergilerden verilen milyonlarca kronluk devlet yardımı almaktaydı. Ve bu yardımları alabilmek için örgütlerin başta demokratik bir yapıda olma kuralı olmak üzere uymak zorunda oldukları bellibaşlı koşullar vardı. Federasyon yöneticileri de toplumsal konumları ve faaliyetlerini devlet yardımıyla finanse etmeleri nedeniyle temel insan haklarına ve İsveç toplumunun ortak değer yargılarına saygılı davranmak zorundaydı. 

Haklı olarak tüm gözler federasyonlara yardım yaparken bu koşulların yerine getirilmesinden ve verilen bilgilerin gerçekliğinin denetlenmesinden sorumlu olan devlet kurumu Mucf‘a çevrilmişti. 

Daha önceleri de bu iki federasyon hakkında defalarca  şikayetler alan MUCF hemen düğmeye basıp harekete geçmiş ve sırf bu iş için bir özel denetçi  atayarak bu iki federasyon hakkında özel inceleme başlatmıştı. 

MUCF bu İnceleme ve soruşturması sonucunda bir dizi belge sahteciliği ve yalan beyan tespit etmişti.

Kararın gerekçesinde yazdığına göre; 

Stockholm’daki Türk Federasyonu TRF, yardım başvurusunda yardıma temel oluşturan sahte dernek üyesi sayıları vermiş ve yine birçok sahte derneği (kağıt üstünde kurulmuş gibi gösterilen gerçekte olmayan çanta dernekler) üye derneği olarak bildirmişti. 

Örneğin üyesi gösterdiği bazı derneklerin üye listesinde hiç bir kimsenin adı bile yoktu !

Örneğin bazı derneklerin üye listesinde sadece bir kişinin adı yazılıydı ve bu bir kişi adı ve yaşı belli olmayan 4-5 kişi ile kafadan çarpılıp üye sayısı şişirilmişti.

Örneğin üyesiymiş gibi gösterdiği bazı derneklerin üye listesi, kongre tutanağı, faaliyet, kasa ve denetleme raporu gibi hiçbir belgesi yoktu. Kongre yapıp yapmadıkları, yönetim kurulunun seçilip seçilemediği bile bilinmiyordu. 

İnceleme sürecinde bu dernek belgeleri Federasyon’dan istenmesine ve bu konuda açıklama talep edilmesine rağmen bu belgeler kuruma gösterilememiş ve sadece “görmek istediğiniz bu belgeler şu an elimizde yok” şeklinde bir açıklama yapılmıştı. 

MUCF, başvuru belgelerinde bir dizi sahtecilik ve sonradan üzerinde oynamalar tespit ettiği Ahmet Önal başkanlığındaki Göteborg’daki İsveç Türk Federasyonu‘nun temyizden tekrar görüşülmesi için Mucf’a geri gönderilen 2013 yılına ilişkin devlet yardımı başvurusunu ikinci kez reddetmiş ayrıca bu bağlamda suç işlenmiş olabileceği şüphesiyle bu federasyon hakkında polise ihbarda bulunmuştu. 

MUCF kararının gerekçesinde belirtilen inceleme komisyonu tespitlerine göre; İsveç Türk Federasyon’u STRF, usülsüzlüklerini ve yalan beyanlarını gizlemek ve kurumu yanıltmak amacıyla kapsamlı ve kasıtlı belge sahtecilikleri yapmıştı. 

Örneğin Yeminli mali Müşavir’in 6 ve 8 Kasım’da yazdığı denetleme raporunun tarihi inceleme başlatıldıktan sonra silinmiş ve sonradan 1 Kasım olarak değiştirilmişti. 

Örneğin Kongre tutanağı üzerinde inceleme sürecinde oynanmış,  yeminli mali Müşavir’in seçimi ve tutanak onaycısı seçimi maddeleri sonradan silinip değiştirilmişti.

Mucf’a göre imzası taklit edilen ve sonradan yazılmış tutanağı onaylayan tutanak onaycısı Hamid Maschid.

Örneğin sonradan Tutanak onaycısı gösterilen Hamid Mashid’in imzası çok büyük ihtimalle gerçek değildi ve bir başkasınca taklit edilmişti. 

Örneğin İmza yetkili bir yönetim kurulu üyesi aynı zamanda örgüt denetçisi olarak seçilmişti. Bu geçerli Dernekçilik kurallarına açıkça aykırıydı. Yani bu kişi kendi yaptıklarını yine kendisi denetleyecek ve kendi kendisini aklayacaktı. 

Örneğin Federasyon’un kendi denetçisi, daha 2012 yılının bitmesini beklemeden 25 Mayıs 2012’de denetlemesini bitirmiş ve yıllık Denetleme raporunu 7 ay öncesinden yazıp imzalamıştı bile !

Mucf incelemesini yapıp kararını verdi. Top şimdi bu iki federasyonda ve üyesi derneklerde.

Aslında Mucf kararları itiraza kapalıdır. Ancak yardım başvurusu kapsamındaki bu Karara itiraz edilebiliyor. Federasyonların itiraz etmek için tam üç haftaları var. 

Son gün 11 Kasım 2016.

Ne diyelim ?

Hiç yorum yapmadık bari birkaç deyimimizi hatırlatalım :

Bir musibet bin nasihatten iyidir !

El atına binen tez iner !

Elden gelen öğün olmaz o da vaktinde bulunmaz !

Deveye boynun eğri demişler, deve de nerem doğru ki demiş !

TANER YILDIZ

İlgi duyanlar için her iki kararın kelimesi kelimesine orjinal ve tam hali bu linkte:

http://www.mucf.se/beslut-om-bidrag


img_3130

İsveç adaleti göçmen bıçaklayan ırkçısını suçsuz buldu !

İsveç adaleti göçmen kökenlilere gözdağı mı vermek istedi ?

İsveç’in en meşhur ırkçı nazisti Andreas Karlsson 2 kişiyi bıçakla ağır yaralayıp Ukrayna‘ya kaçmasına rağmen suçsuz bulunup serbest bırakıldı. 

Nazist Andreas Karlsson cebinde bıçağıyla tekrar Malmö sokaklarında elini kolunu sallayarak volta atmaya başladı !

8 Mart 2014’de Malmö Möllanvången meydanında Nazist Svenskarnas Parti (İsveçlilerin partisi) ‘nin azılı ırkçıları,  ırkçılık karşıtı sosyalistlerin yürüyüşüne saldırmış,  elebaşıları Andreas 2 kişiyi (birisini akciğerinden) ağır biçimde bıçaklamış, bununla yetinmeyip bir diğer ırkçı arkadaşıyla birlikte ırkçılık karşıtı göçmen Şovan‘ı kovalamış, arkasından saldırarak kaldırıma düşürüp öldüresiye döverek kafasını paramparça etmişti.  

Şimdi 33 yaşında olan Nazist Andreas‘ın bıçakladığı kişiler şans eseri ve kılpayı hayatta kalmıştı. 

Irçılık karşıtı göçmen Şovan, hayati tehlikeyle aylarca hastanede yatmış ve ömür boyu sakat kalmıştı. 

Kafatası parçalanan Showan Shattak
Olay yerinde suçüstü yakalanan İsveçli  Nazist her ne hikmetse gözaltına alınmayıp kaçabilmesi için polis tarafından salıverilmişti !

Polisin bu kıyağına çok sevinen ve suçunu ve ceza alacağını bilen Andreas Carlsson’un ilk işi de soluğu Ukrayna da almak olmuştu. 

Irkçı Nazist beyaz etnik İsveçli Andreas Karlsson’un suç aleti bıçağı.

Kamuoyunun baskısıyla hakkında uluslararası arama çıkarılan Andreas Carlsson geçen yılın sonunda Ukranya’da yakalanarak İsveç’e iade edilmişti. 

Savcının ve polisin gönülsüz ve özensiz soruşturması bitince de Andreas bu yaz ilk mahkemede (tingsrätten) yargılanmış ve 2 kişiyi bıçaklama suçumdan dolayı 3,5 yıl hapse mahkum edilmişti.

Yabancı bıçakladığı için mahkum edilmesine çok kızan İsveçli göçmen celladı Andreas bir üst mahkemeye itiraz etmişti. 

Irkçı yuvası Skåne bölgesindeki Blekinge Üst Mahkemesi (hovrättenise bugün açıkladığı skandal kararında ırkçı katil adayını sadece “nefsi müdafaa yaparken 2 anti ırkçıyı bıçaklamak zorunda kaldığı” gerekçesiyle tamamen suçsuz bulup beraat ettirdi. 

Halbuki İsveç’te Kärrtorp‘da yaşanan tıpkısının aynısı bir başka ırkçı – anti ırkçı kavgasında mahkeme bunun tam tersi karar vermişti. 

Çünkü burada bıçaklanan beyaz ve etnik bir ırkçı İsveçliydi,  üzerine saldıran ırkçılardan korunmak için bir ırkçıyı bıçaklayan da yani “nefsi müdahaleyle bir ırkçıyı bıçaklamak zorunda kalan” ise kara bir göçmen kökenliydi.  Nedense o zaman bu göçmen kökenlinin nefsi müdafası görmezden gelinmiş ve  belki de haklı olarak  “adam öldürmeye teşebbüsten‘ mahkum edilmişti…

Geçen yıl Aralık ayında Stockholm’un Hökarängen semti metro istasyonunda İsveç’e ziyarete gelen Nijeryalı turist Fidelis Ogu‘da sırf karaderili olduğu için durduk yere 3 isveçli Nazist tarafından defalarca bıçaklanmış, kılpayı yaşama tutunmuştu.  

Eldeki çok sayıdaki delile ve görgü tanığı ifadesine rağmen yakalanan bu isveçli 3 ırkçının üçü de mahkemede suçsuz bulunup yine beraat ettirilmişti. 

Ne diyelim ?

İsveç anayasasında ister beyaz etnik isveçli isterse göçmen kökenli kara isveçli olsun herkesin kanun önünde eşit olduğu yazar. 

Ama gerçek hayatta ve uygulama da adının Andreas Carlsson ya da Şovan Şattak (Showan Shattak) olması arasında dağlar kadar fark var. 

Ama herkesin yasa önünde eşit olmadığı da en çok da İsveç’in bembeyaz adalet sisteminde ortaya çıkar. 

Bir göçmen kökenli suç işlediğinde genellikle yasada yazılı tavan ceza verilir. Taban ceza alması istisnadır.

Bir beyaz etnik İsveçli aynı suçu işlediğinde ise genellikle taban ceza verilir. Tavan ceza alması istisnadır.

Hele bir de mahkeme de bir göçmen kökenli kara İsveçli gariban, beyaz etnik İsveçli birisiyle karşı karşıya gelmişse ve söz söze karşı durum varsa (ord står mot ord) işte o zaman yandı gülüm keten helva !

Beyaz olanı bu olayda da görüldüğü gibi ya beraat eder ya da mümkün olabilecek en az cezayı çeker, kara olanı ise her durumda bir ceza yer; ya en yüksek cezayı alır ya da en düşük cezayla veya en iyi ihtimalle para cezasıyla sıyırır ama mutlaka cezalandırılır !

Bunun böyle olduğu, yani aynı suçu işleyen beyaz isveçliye ve göçmen kökenliye farklı cezalar verildiği; yapılan ve yayınlanan onlarca bilimsel araştırma ile kıyaslamalı incelemelerle ve üniversite bitirme tezleriyle de ispatlanmış bir İsveç adaleti gerçeğidir. 

Bunun doğruluğu, şimdiye kadar yolu herhangi bir sebeple mahkemeye düştüğünde bu tezgahtan geçirilen göçmenlerin kendi tecrübeleriyle de sabittir.

Çünkü İsveç yargısı gerçekten donmuş kar gibi bembeyazdır !

Beyaz etnik isveçlilerin kurtarılmış kutsal bir mekanıdır ve kapalı bir kutudur.

İsveç’te yargıçlık ve savcılık hele de üst mahkeme yargıçlığı ve başsavcılık makamları, İsveç üst sınıfunın tekelindedir ve hep babadan oğula geçirile gelmiştir !

Göçmen kökenli bir kara İsveçlinin üst düzey yargıç ya da savcı olması kağıt üzerinde ve teoride mümkün görünse de gerçek yaşamda ve pratikte şimdiye kadar istisnai birkaç idare mahkemesi yargıcı dışında mümkün olmamıştır.

Hakimlerin yüzde yüzü beyaz etnik isveçlidir.

Savcıların yüzde yüzü de beyaz etnik isveçlidir.

Polislerin ise yüzde doksan dokuzu beyaz etnik İsveçlidir. 

İsveç’in tertemiz ve imrendiğimiz çok düzenli adalet saraylarında görebileceğiniz göçmen kökenli kara İsveçliler ise ya temizlikçidir ya hademedir ya da en şanslı olanları da ya arşivcidir ya girişteki danışma görevlisidir ya da kapı bekçisidir

Yani hepsi de etkisizdir !

İsveç’te suç işlemeyi düşünenler ya da bir şekilde yolu mahkemeden geçecek olanlar lütfen önce İsveç adaletinin nasıl çalıştığını gözönünde bulundursun ve  bir kez daha düşünsün !

TANER YILDIZ 

 

 

img_3121-1

“Yaşasın; Türkiye’ye yeni komşular geliyor” !

Musul’da herkes var sadece Türkiye yok !

Ortadoğu’da bizim haberimiz olmadan yaprak kıpırdamaz” diye bir zamanlar hava atan Ahmet Davutoğlu‘nun yerinde şimdi bol havalı yeller esiyor. 

Acaba şimdi de sıra BOP projesinin son ve uygulamalı evresine geçilmesinden dolayı artık BOP eşbaşkanlığı görevinde tutulmasına gerek kalmayan Erdoğan’a mı yoksa onun yanında toptan Türkiye’ye de mi geldi ?

Türkiye’yi aralarına almayarak ve Türkiye’yi dışlayarak 36 devletin ortaklaşa olarak ortak çıkarları için omuz omuza savaşacağı Musul savaşı sonrasında belki de Allah korusun Türkiye’nin yerinde yeller esecek !

Davutoğlu – Erdoğan ikilisinin padişah ve sadrazam başrollerini paylaştığı maceracı “Yeni Osmanlıcılık” adlı Tiyatro Oyunu’nun kırık dökük ve tozlu dumanlı sahnesine dönüştürülen modern Türkiye Cumhuriyeti’nin toprakları ve Türkiye’nin bekası gerçekten büyük tehlike altına sokuldu.


Türkiye adım adım gırtlağına kadar batırıldığı ortadoğu bataklığından ve bu büyük ortadoğu projesi kapsamında çıkarılan Ortadoğu kıyamet yangınından en iyimser tahminle topraklarının bir bölümünü kaybetmiş olarak çıkacak.  

Alnı secde gören kripto paşalar yoluyla içi boşaltılıp koskocaman bir kağıttan kaplana dönüştürülen anlı-şanlı orduda korkarız ki bu yıkılışa bitkin bitkin ya da miskin miskin bakıp kalacak. 

Usta ve sözünü çekinmeyen doğrucu gazeteci Hasan Uysal bu konuda ki yazısında Türkiye’nin ve Erdoğan’ın içinde bulunduğu acı gerçeği bakın nasıl anlatıyor :

Usta ve doğrudan yana taraflı gazeteci – yazar Hasan Uysal
“YAŞASIN; YENİ KOMŞULAR GELİYOR!
IRAK VE SURİYE TOPRAKLARINA YENİ 5-7 DEVLETÇİK KURULACAK…”

İnsan kahrediyor kendisini gerçekten. 

Bir dönemler dünyanın alay ederek baktığı İdi Amin vardı, sonra onun yerini Kaddafi aldı.

Artık onlar yok; yerini bizim imam aldı. 

Kendi kendine bağırıyor, kararlar alıyor, ona buna kükrüyor. 

Özellikle dış politikada atılan hemen her adım yanlış, dahası facia. 

Durumun farkında tüm dünya ama bir tek bu ve avenesi ayrımında değil işin! 

İşin ilginci hemen her sözünü, iddiasını yediriyorlar ona ama umurunda değil imamın!

İşte Musul, 36 ülke var koalisyonda ama onca süslü ve iddialı laflara karşın Türkiye yok bir tek. 

Irak başbakanına saldırıyor; “ Kültürün, kaliten, seviyen tutmaz” diye. 

İmamın kalitesi, seviyesi ve hele ki kültürü malum, düşünün Irak başbakanının durumunu! 

Sanırsın iç politika yapıyor. 

Oysa dünya kamuoyu AKP tabanı değil! 

Makarna, kömüre gitmez! 

Okuma yazma da biliyor! 

Bunun için Musul da yoksun!

Ortadoğu elden gidiyor, bunun adına “yeniden yapılandırma” kılıfını uydurmuşlar. 

2. Dünya savaşından sonra oluşturulan yapay, sözde devletcikler – her şeye rağmen- bu sürede serpilip, büyümüş; tam kendine gelirken bir tokat daha. 

Şimdi yerlerine; başta Kürdistan olmak üzere 5 ile 7 yeni devletçik oluşturuluyor. 

Şiiler ayrı, Sünniler ayrı…. 

Nüfusları 8-14 milyon arasında değişen,kendi içlerinde kavga eden, kimseye kafa tutamayacak, ver deyince verecek, git deyince gidecek komik devletcikler…

Ve sen, gereken altyapıyı hazırlamadan, gerekli görüşmeleri yapmadan daldın garibim mehmetcikleri öne sürerek, Ortadoğu bataklığına. 

Yoksul ülkenin bir günde sarf edilen milyarları bir kenara, dün trilyonluk malzeme yolladığın sözde aşırı İslamcı psikopatlarla savaşıyorsun. 

Orada ölen, ölecek Mehmetciğin kanı umarım senin sonun olur diliyorum ama bu gariban ülkenin başına açtığın belalar acaba yarım asırda giderilebilir mi?

 İşte bundan çok emin değilim! “

Hasan Uysal

Ne diyelim ?

Hasan Uysal’ın haksız çıkmasını umalım.

Ya da moda ifadeyle; ellerimizi havaya açıp Türkiye için dua edelim !

TANER YILDIZ 

img_2886

“İsveç, Erdoğan’ı Uluslararası Mahkeme’de yargılatsın” !

İsveç Çevre Partisi milletvekili Jabar Amin isveç Meclisi’ne bu taleple bir meclis önergesi verdi.


İsveç Meclisi Riksdagen’in renkli siması, eski Sosyal Demokrat yeni Çevre Partisi milletvekili Irak Kürdü Jabar (Cabbar) Amin; Erdoğan’ın Uluslararası Ceza Mahkemesi‘nde yargılanması için İsveç’in Birleşmiş Milletler nezdinde girişimde bulunmasını isteyen önergesini İsveç Parlamentosu’na verdi. 

Renkli kişiliği, fevri hareketleri, sivri dilliliği ve sıradışı çıkışlarıyla İsveç basınından yakın ilgi gördüğü ve sık sık TV’ye çıktığı için İsveçlilerce tanınan, eski bakan Mehmet Kaplan’ın partidaşı olan ve iki dönemdir mecliste bulunan Kürt asıllı İsveç milletvekili Amin, en çok Meclis açılış törenlerine katılırken ve Meclis kürsüsünde konuşurken giydiği yerel kıyafetleriyle de hatırlanıyor. 

Gazeteci Murat Kuseyri‘nin haberine göre Amin, önerge gerekçesinde; Erdoğan’ın Roma Sözleşmesi’nin üç maddesini ihlal ettiğini ve bu nedenle de İsveç hükümetinin inisiyatifiyle uluslararası mahkeme karşısına çıkarılarak insanlığa karşı suç işlemekten yargılanmasını talep ediyor.

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın son yıllarda medya ve ifade özgürlüğüne yönelik ciddi saldırılarda bulunduğunu ve Kürt halkına soykırım uyguladığını belirten Amin’in önergesinde sıraladığı ve Erdoğan’ın işlediğini iddia ettiği insanlık suçlarından bazıları şunlar: 

Bağımsız gazetecileri tehdit etti, suçladı ve 150 gazeteciyi tutukladı.

 Medya kuruluşlarına baskınlar düzenledi ve birçoğunu kapattı.

Çok sayıda akademisyeni dava açmakla tehdit etti ve yurt dışına çıkışlarını yasakladı.

Farklı düşünenlere ülke çapında bir tutuklama başlattı.

Türkiye’nin kendi verdiği rakamlara göre bugün 32 bin kişi tutuklu.

Yüzbini aşkın kişinin işine son verdi.

HDP’ye yapılan 400’e yakın saldırıya izin verdi.

 Sivil halka karşı savaş başlattı, köylerini bombalattı, Kürt şehirlerine top attı ve füze fırlattı.

Sivilleri toptan cezalandırma suçunu işledi.

24’ü Kürt, 28 belediye başkanını görevden aldı.

Bir çok rapora göre IŞİD’ı destekledi, onlara silah verdi ve lojistik yardımında bulundu. 

Başka bir ülkenin topraklarına girerek Suriye’nin bir bölümünü işgal etti.”

Yeşiller partisi milletvekili Jabar Amin, Erdoğan’ın Roma Sözleşmesi’nin 7.nci maddesine göre en az üç noktada; sivillere yönelik cinayet, sivillerin hapsedilmesi ve sivillere işkence yapılması suçunu işlediğini söyleyen Amin, İsveç Parlamentosu’nda önergesinin oylanmasını ve önerisinin kabul edilmesi durumunda İsveç’in konuyu Birleşmiş Milletler’e taşımasını istiyor. 

Ne diyelim ?

İsveç parlementosunda Türkiye’ye ilişkin olarak yıllardır sık sık yapılan meclis tartışmaları ve ara sıra oylamalar diğer meclis görüşmelerinin tam aksine her zaman için çok hararetli, kalabalık seyircili,  capcanlı, pek heyecanlı, çok katılımlı  ve bol alkışlı geçer. 

İsveç Meclisi’nden Jabar Amin’in partidaşı ve meslektaşı olan eski Türk asıllı Yeşiller milletvekili Mehmet Kaplan’ın oyunu kullanmaktan son anda vazgeçmesi sayesinde ve ancak 1 oy farkıyla  sırat köprüsünden geçebilen meşhur ‘soykırım’ kararı önergesi tartışmaları ve sınrasındaki oylaması da İsveç Parlementosu’nda bu zamana kadar hiç görülmemiş, yerleşik teamüllerin dışına çıkan, parti grup kararlarını hiçe sayan oylama taktiklerine ve gün boyu saatlerce süren heyecanlı tartışmalara sahne olmuş, meclis salonunun nirkaçyğz kişilik seyirciler trübünü daha oturum açılmadan olup bitecekleri merak eden vatandaşlar tarafından tıka basa doldurulmuştu. 

Dur bakalım şimdi nasıl olacak ?

Hele bir de bu önerge İsveç Meclisi’nden geçerse seyreyleyin siz o zaman çıkacak curcunayı ! 

TANER YILDIZ 

İlgilenenler için işte Meclise sunulan önergenin orjinal metni :

Motion till riksdagen

2016/17:3315

av Jabar Amin (MP)

Ställ Erdogan inför internationell domstol

Förslag till riksdagsbeslut

Riksdagen ställer sig bakom det som anförs i motionen om att verka på FN-nivå för att kunna ställa Erdogan inför internationell domstol och tillkännager detta för regeringen.

Bakgrund och motivering

Under de senaste åren har den turkiske presidenten Recep Erdogan gjort sig till brott efter annat. 

Listan över de övergrepp och brott som han är delansvarig för är lång, nedan kommer några exempel.

Hotat, arresterat, åtalat och fängslat oberoende journalister. Idag finns det över 150 journalister som är fängslade, enligt Internationella pressfrihetsorganisationen.

Stormat medieredaktioner, lagt restriktioner på de eller stängt de helt av. 

Hotat många akademiker med åtal och förbjudit de att lämna landet. 

Iscensatt en arresteringsvåg över hela Turkiet, med rättegångar mot oliktänkande. 

Idag finns det över 32 tusen arresterade, enligt Turkiet själv. 

Avskedat över hundra tusen personer, över hundra tusen personer har de avskedat. 

Inlett ett regelrätt krig mot civilbefolkningen i många kurdiska städer. 

Låtit sina säkerhetsstyrkorna skjuta sönder hela stadsdelar med artilleri och stridsvagnar.  

Gjort sig skyldig till kollektiv bestraffning av civila. 


Låtit det multinationella partiet HDP utsättas för över 400 övergrepp. 


Avsatt 28 folkvalda borgmästare i landet, varav 24 är kurder. 


Stött IS-terroristerna, försörjt de med vapen och förnödenheter, enligt flera rapporter.  

Låtit sin militär genomföra hundratals bombräder mot byar i irakiska Kurdistan. 

Utsatt syriska delen av Kurdistan, Rojava, för angrepp, blockad och isolering. Gått in och invaderat en del av ett annat land, i detta fall Syrien.

Erdogans enväldiga styre antog en mer krigisk form sommaren 2015 då han inledde ett regelrätt krig mot flera kurdiska städer i sydöstra Turkiet (norra Kurdistan). Cizre, Silopi, Diyarbakır, Silvan, Nusaybin, Bismil, Hani, Hazro, Dicle, Dargecit, Derik, Sur, Yuksekova, Varto, Sason och Aricak är namn på kurdiska städer som Erdoğans regim har beskjutit, belägrat eller fört krig i under det senaste halvåret. 

Resultatet av Erdoğans folkrättsstridiga krig mot kurderna i dessa städer är kollektiv bestraffning av invånarna då de har utsatts för blockad, skräck, beskjutning och dödande. 

Enligt organisationen för de mänskliga rättigheterna i Turkiet, IHD, har 198 kurdiska civilister dödats varav 44 kvinnor, 32 barn och många över 60 år. Fler än tusen skadade och 5 400 personer har arresterats varav 400 barn.

Det som Erdoğan har utsatt dessa städers invånare för är att betrakta som brott mot mänskligheten då handlandet uppfyller flera av de kriterier som var och en för sig räcker för att döma en regim/person till brott mot mänskligheten. 


Enligt Romfördragets § 7 har Erdoğan och hans regim gjort sig skyldig till brott mot mänskligheten på minst tre punkter: mord på civila, fängslande av civila samt tortyr av civila. 

Enligt Romfördraget räcker det om en regim/person gör sig skyldig till ett av dessa brott inom ramen för ett vidsträckt eller systematiskt angrepp riktat mot civilbefolkning för att döma personen till brott mot mänskligheten.

Erdogans förebild verkar vara Hitlers styre, då han hyllat Hitlers styre och beskrivit det som exempel på ett lyckat styre.

I och med de brott som Erdogan har gjort sig skyldig till bryter han mot flera av FN-konventionerna. Det är viktigt att omvärlden reagerar mot Erdogan. 

Den svenska regeringen skulle kunna verka för detta på detta internationella planet. Sverige kan driva på frågan inom FN och FNs säkerhetsråd.

Med anledning av ovan föreslår jag att riksdagen tillkännager för regeringen vad som anförs i motion om att verka på FN-nivå för att kunna ställa Erdogan inför internationell domstol.

Jabar Amin (MP)

       

 

img_2854-1

Babam Sinan Çetin’in şişkin cüzdanı sağolsun !

Bar züppesi Rüzgar Çetin hapisten nasıl çıkarıldı ?

Mahkeme heyeti niçin değiştirildi?

İki çocuğu yetim kalan polis eşi niçin şikayetini geri çekti ?

Trafik canavarı züppenin  hikayesi kan renkli ve ibret verici :

Ünlü sinemacı zengini, eskinin sosyalisti şimdinin militan liberalisti; Sinan Çetin‘in oğlu Rüzgar Çetin, İstanbul’da her zaman yaptığı gibi müdavimi olduğu barda kafayı çekmiş ve daha sonrada babasının aldığı trilyonluk lüks Porsche’sinin direksiyonuna geçmiş. 

Rüzgar gibi hız yaparak caddede ilerlerken önünde yavaş giden araçlara sinirlenip kesin sollama yasağı olan düz beyaz çizgili orta şeridi aşarak karşı yola çıkmış ve karşıdan gelmekte olan Trafik Polisi aracına o yüksek hızıyla kafa kafaya çarpmıştı. 

Kamera kayıtları bulunan bu cinayet gibi kazada Türk malı teneke Fiat marka  arabadaki 2 çocuk babası polis memuru Fatih Alagöz ölmüş, bir poliste ağır yaralanmıştı. 

Rüzgar gibi giden Alman malı çelik Porche‘deki Rüzgar‘ın ise burnu bile kanamamıştı. Belli ki bir eli yağda bir eli balda yaşayan ve emlak zengini babasınca korunan Rüzgar’ı, kaza anında imdadına rüzgar gibi yetişen rüzgar kanatlı melekler korumuştu !

Olay yerine gelen polislere kabadayılık taslayan züppemiz alkometreye üflemeyi reddetmişti. 

Bunun üzerine hastaneye götürülüp kan tahlili yapılmış ve o kirli kanında 0,92 promil alkol çıkmıştı.

Bu ölümlü kaza Rüzgar efendinin ilk vukuatı da değildi. 

O uslanmaz bir trafik magandasıydı. 

Polisteki dosyasında tam 28 tane trafik suçu kaydı vardı. 

2 kez ehliyetine el konulmuştu. 

10 yıl önce de yine bar çıkışı aynı caddede bir kaza yapmıştı. 

Zengin züppe ayrıca  ‘barda kavga, adam yaralama’ vukuatı gibi başka başarıların altına da imza atmış ve her seferinde serbest bırakılmıştı. 

Ölenin gariban bir polis memuru olması, 2 çocuğu yetim kalan annenin basına yansıyan feryatları ve kaza kahramanının zengin sinemacı oğlu bir züppe olması nedeniyle kamuoyunun dikkatleri bu davaya odaklanmıştı.


 Ölen polisin acılı eşi kocasının katili Rüzgar’a, ilk duruşmada aynen şöyle bağırmıştı:

“- Seni anan doğurmasaydı bu kaza olmayacaktı. Benim 2 çocuğum babasız kaldı. Keşke senin annen,baban,deden arkandan ağlasaydı. Keşke seni toprağın altında koysaydım da ilk toprağı üstüne ben atsaydım” !

Züppe oğlunun en fazla birkaç hafta tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakılacağını düşünen zengin ve ünlü ailesi yanılmıştı. Rüzgar efendinin o çok değerli ayları artık lüks barlarda değil hapis damında geçiyordu. Bir şeyler yapılmalıydı. 

İşe acılı eşten başlanmalıydı ve acısı, onun canını acıtmadan güzellikle alınmalıydı !

Çünkü bir şeyi iyi biliyorlardı; Türkiye’de paranın açamayacağı bir kapı yoktu zaten de hiç olmamıştı !

Aileyle el altından tıkır tıkır, gıcır gıcır hesaplaşıldı sonra koklaşılıp kucaklaşıldı ve şikayetin geri çekildiği açıklandı !

Acılı eşin acısı alınmış, artık acısız kalmıştı !

Acılı iken Rüzgar’a öyle bağıran polis eşi acısı alındıktan sonra ise avukatı aracılığıyla şöyle bir yazılı açıklama yapmıştı: “- ailesine ve annesine acıdığım ve benim çektiğim acıyı çekmelerini istemediğim için şikayetimi geri çekiyorum” 

Ortada şikayetçi kalmamıştı ama mahkeme heyeti mahkemeye sunulan resmi raporlarda “asli kusurlu” gösterilen Rüzgar‘ı bir türlü uçurmuyordu. 

Rüzgar’ın mahkeme heyetine;  “-ben bu raporları kesinlikle tanımıyorum, ben suçsuzum” diye efelenmesi de fayda etmiyordu.

Ama onun da bir kolayı bulundu.

Emlak zengini liboş Sinan Çetin birkaç yıldır fırsat buldukça Erdoğan ve AKP yalakalığı yapıyordu. Bunun artık bir karşılığı olmalıydı. Ve bu kez sorun kökten ve tepeden halledilmeliydi !

Çözüm belliydi:

Mahkeme heyeti bir gecede bir güzel değiştiriliverdi !

Yeni Mahkeme heyeti de ilk duruşmasındaki ilk icraatıyla  Rüzgar’ın hapisteki yerinde yelller estiriverdi !

Ne diyelim ?

Kurulu düzenin yalakası, İstanbul Cihangir semtinin apartmanlar ağası, Koç, Sabancı, Şahenk, Eczacıbaşı, Ülker, Turkcell, Digiturk gibi bilumum kapitalistlerin reklam filmcisi Sinan Çetin‘e ve züppesine bu kadarcık bir kıyağı da çok görmeyelim

Fakirliğini doğum yeri Van‘da arkasında bırakan, Ankara‘ya yerleştiğinde sosyalistleşen, İstanbul‘a taşındığında  kapitalistlerle tanışıp zenginleşen ve çıkarı gereği liberalleşen, fotoğrafçı, sinemacı, belgeselci, film yönetmeni, senarist, yapımcı, oyuncu, televizyoncu, Tv dizicisi, klip çekimcisi, reklam filmcisi  Sinan Çetin‘in yönetmenliğinde çekilen sinema şaheseri  “Yeni Türkiye’de Yeni Adalet” filmi son karesinde ‘The end‘ yazısıyla mutlu bitti !


TANER YILDIZ

img_3630

İsveç’in gıcır gıcır yeni paralarını kralları değil sanatçıları süslüyor !

Yeni 100’lük banknotu hangi güzel yüzlü İsveçli  aktrist aydınlatıyor ?

Yeni 500’lük banknotu hangi güzel sesli Skåneli soprano süslüyor ?

Eski 100 ve 500 kronluk banknotlar ne zaman piyasadan  kaldırılıyor ?



Gıcır gıcır yüzlükler ve beşyüzlükler bu sabah İsveç piyasasına sürüldü. 


İsveç Merkez Bankası Sveriges Riksbank geçen yıl tüm banknotlarını birden iki aşamalı olarak 2015 ve 2016 yıllarında yenileme kararı almıştı. 

Banka yine ilk kez paralardaki Kral portrelerini, İsveç’in önde gelen ve dünyaca tanınan kültür şahsiyetlerinin fotoğraflarıyla değiştirmeye karar vermişti. 

İsveç tahtında oturan Kral Gustaf’ın portresi ise sadece 1 ve yeni 2 kronluk bozuk paraların ön yüzünde ancak yer bulabilmişti. 

Piyasada tedavülde bulunan eski 100’lük ve 500’lük banknotlar 30 Haziran 2017 tarihine kadar geçerliliğini sürdürecek ve bu tarihten sonra da piyasadan tamamen çekilecek. 

2015’in son aylarında masalcı nine ve yazar Astrid Lindgren‘li 20’lik, ozan ve şair Evert Taube‘li 50’lik, sinema gurusu ve yönetmeni Ingrid Bergman‘lı 200’lük ve diplomat ve barış elçisi Dag Hammarsköljd‘lü 1000’likle tanışmıştık.

Bugün 3 Ekim 2016’da ise ön yüzünü İsveç’in güzeller güzeli yüzlü ve dünyaca ünlü sinema artisti Greta Garbo’nun süslediği yeni 100’lük ile güçlü ve berrak sesiyle hayranlık uyandıran opera sanatçısı, soprano Birgit Nilsson’un süslediği yeni 500’lük banknotlarla tanıştık. 

İşte yeni banknotların ayrıntıları:


Açık mavi renkli yeni 100’lük banknotun ön yüzünde sinema aktristi Greta Garbo‘nun güzel yüzü, film şeridi, sinema motifleri ve oynadığı rolleri içeren mikro metin var. 

Arka yüzünde ise onun doğup büyüdüğü şehri olan Stockholm manzarası ile Uppland ve Södermanland kırlarının çiçeklerinden oluşan bir kolaj yeralıyor.


Açık kırmızı renkli yeni 500’lük banknotun ön yüzünde opera sanatçısı soprano Birgit Nilsson‘un portresi yanında, nota anahtarı ile İskandinav mitolojisinde Odin’in zırh kuşanmış genç bakire dişi savaşçılarını konu alan Valkyrian (Valküreler) operasından bir provası ve oynadığı rolleri içeren mikro metin süslüyor.

Arka yüzünde ise onun doğum yeri Skåne kırlarına özgü çiçek olan ‘papaz yakası papatyası’ (prästkrage)tasviri ile İsveç’i Danimarka’ya bağlayan Öresund köprüsü yer alıyor. 

Banknotlar taklit edilemesi için özel filigranlı, renk değiştiren resimli ve kıpırdatıldığında motif değiştiren şeritli güvenlik özelliklerine sahipler. 


Yeni piyasaya sürülen 1 ve 2 kronluk bozuk paralar bakır renkliler. Çelikten yapılmışlar ve ince bakır plakayla kaplanmışlar. 

 İkisinin de ön yüzünde Kral Carl Gustaf’ın profil portresi var. 

1 kronun arka yüzünde taç küre motifi ve İsveç’in üç taçlı küçük ulusal arması var. 

2 kron’un arka yüzünde ise kasırga motifi ve Altın Aslanlı büyük ulusal arma var. 


Yeni 5 kronluk bozuk para ise altın renkli. Alüminyum, kalay, çinko ve bakır alaşımından yapılmış.

 5 kronun ön yüzünde kraliyet tuğrası var. Arka yüzünde ise küçük ulusal arma ve deniz dalgası motifi var. 

Tek değiştirilmeyen İsveç bozuk parası ise halk ağzında Altın para guldpeng” diye anılan sarı renkli 10 kronluktur.

Daha önce piyasaya çıkan yeni İsveç banknotları şunlardı:

Ne diyelim ?


Parası olanlar sevinsin !


Yeni paraları cüzdanına hemen koymayı çok isteyenler bunu bugün Segel Torget’in bitişiğindeki İsveç Merkez Bankası binasını ziyaret ederek yapabilirler. 

Zira bugün merkez bankası sırf yeni paraları görmek ve eskimiş olanları gıcır gıcır yeni paralarla değiştirmek isteyen vatandaşlarını memnun etmek için bugüne özel binasını halkına açık tutuyor. 


İsveç’in tüm paralarından eski Kral resimlerini atıp onun yerine İsveç’in ulusal kültürü ve ruhunu yansıtan eserleriyle tüm dünyanın hayranlığını kazanan kültürel şahsiyetlerine yer vermesini gerçekten takdire şayan buluyor ve bunu ulusal özgüvenin ve gelişmişliğinin bir dışavurumu olarak görüyorum…


TANER YILDIZ

img_3602

İsveç sığınmacısına kaç para geçim harçlığı veriyor ?

İsveç’in sığınmacılar için harcadığı milyar kronlar sığınmacılara mı  veriliyor?

İsveç’te bir sığınmacı bir  İsveçli’den daha çok mu harçlık alıyor ?

Kesinlikle Hayır ! 

Çünkü İsveç’in milyarları gariban sığınmacılara değil sığınmacıcı işadamlarının cebine gidiyor !


İsveç’te sığınmacılar için harcandığı söylenen milyar milyar kronlar sığınmacılara değil sığınmacıların sırtından geçinen sığınmacıcı şirketlerine gidiyor. 

Sığınmacılarla ilgili en büyük gider kalemi mülteci kampları için harcanan paralardır.  Bu kampların donatılması ve işletilmesi ve İsveç’e tek başına gelen ailesiz çocukların barındırıldığı nedense çok pahalı özel bakım evlerinin açılması masrafları ile yeni işe alınan yüzlerce memur ve diğer personel giderleridir. 

Ayrıca sığınmacı çocuk sayısının fazlalığından  dolayı yeni açılan ya da kapasitesi artırılan okullar, çocuk yuvaları, anne sağlığı merkezleri, sağlık ocakları, hastaneler, sosyal hizmet birimleri gibi yerlere yapılan yatırım ve harcamalar ile buralarda çalıştırılacak olan yeni personel giderleri de sığınmacı masrafı olarak sayılmaktadır. 

Sığınmacıların giderleri olarak gösterilen milyarlarca krondan sadece binde biri günlük harçlık ya da geçinme parası olarak doğrudan sığınmacılara yardım olarak veriliyor. 

Sığınmacının yattığı yerde çalışan bir İsveçliden daha fazla para kazandığı yalanı sürekli ve kasıtlı olarak sağda solda dolaştırılıyor ve çoğu saf isveçli de  buna inanıyor !

Peki bu doğru mu ?

Hayır kesinlikle doğru değildir. 

Bu ırkçıların uydurduğu kocaman bir yalandır. 


Peki mülteci kampında kalan bir sığınmacıya Göç Dairesi’nce kaç kron gündelik harçlık veriliyor ?

İsveç’te harçlık alan 2 çeşit mülteci kampı sığınmacısı vardır:

Birisi günde üç öğün yemek verilen toplu kamplarda kalan sığınmacılar diğeri de mülteci evinde oturan sığınmacılardır.

Yemekli kamplarda kalan sığınmacılara; giyim, ayakkabı, temizlik, ilaç, diş bakımı, sağlık bakımı, boş zaman etkinliği, telefon gibi giderlerini karşılamaları için şu kadar para verilmektedir:

Tek başına olan bir yetişkin : 24 kr / günlük. (2,5 Euro)

Birlikte kalan iki yetişkin başına: 19 kr / günlük (2 Euro)

17 yaşına kadar olan çocuk başına : 12 kr / günlük (1 Euro)

Mülteci evinde kalan sığınmacılara; ÜÇ ÖĞÜN YEMEK, giyim, ayakkabı, temizlik, ilaç, diş bakımı, sağlık bakımı, boş zaman etkinliği, telefon gibi giderlerini karşılamaları için ise şu kadar para verilmektedir : 

Tek başına olan bir yetişkin : 71 kr / günlük  (7 Euro)

Birlikte kalan iki yetişkin başına: 61 kr / günlük  (6 Euro)

11 – 17 yaşındaki çocuk başına: 50 kr / günlük   (5 Euro)

 4 – 10 yaşındaki çocuk başına: 43 kr / günlük  (4,5 Euro)

0 – 3 yaşındaki çocuk başına : 37 kr / günlük. (3,5 Euro)


İsveç’te bir öğle yemeğini bir esnaf lokantasın da en az 85 krona yiyebilirsiniz. Görüldüğü gibi yetişkin bir sığınmacıya  verilen en büyük günlük harçlık tutarı olan 71 krona İsveç’te bir öğün bir öğle yemeği bile yenilemiyor !

Bu en yüksek harçlık bir sokak büfesinde ayaküstü yenilebilecek bir ekmek arası döner kebaba ya da Mc Donalds’ta bir orta porsiyon ekmek arası köfteye (hamburger) ancak yetebiliyor. 

Ayrıca bu çok büyük tutardaki paraların alınması da garanti değildir !

Öncelikle kendine ait bir paranın ya da servetinin olmaması ve bu harçlığa ihtiyaç duyulması ve ayrıca yazılı başvuru da bulunmak gerekiyor !

Bunun dışında İsveç Göç Dairesi bu harçlık parasını aynı zamanda bir havuç ya da sopa gibi terbiye amaçlı da kullanmaktadır. 

Eğer bir sığınmacı; 

  • Kimliğinin açığa çıkması için yardımcı olmazsa, 
  • Mültecilik soruşturmasının yapılmasını bir yerlere saklanmak suretiyle zorlaştırmaya kalkışırsa
  • Hakkında sınırdışı kararı çıktığında ülkesine gönderilme hazırlığı aşamasında Göç Dairesi ile gönüllü işbirliği yapmazsa 

Göçmen Dairesi yetkilisinin gerekli gördüğünde sığınmacıyı cezalandırmak amacıyla yukarıdaki bu tutarları daha da aşağıya düşürmek yetkisi vardır. 

Ne diyelim ?

İsveç sığınmacısına ; Al sana bu kadar harçlık bozdur bozdur harca diyor !

İsveç’te sığınmacılık adıyla yağmalanan milyar kronlar olduğu doğrudur ama bunun suçu kesinlikle sığınmacılarda değil kifayetsiz politikacılarda, yöneticilerde ve aç gözlü işadamları ve işletmecilerdedir. 

Sıfırdan başlayıp sadece mülteci kampı işletmekle birkaç yıl içerisinde milyoner olmuş açıkgöz İsveçli işadamları vardır. İsveç’te yılda onlarca milyar kron ciroya ulaşan “Sığınmacılık Endüstrisi” diye yeni bir sektör oluşturulmuştur !

Göç Dairesi’nin milyonlarca kronluk ihalelerinden sık sık kötü kokular gelmektedir. 

Aslında bu kadar çok paranın yarısı bile dürüstçe ve verimli olarak kullanılabilse belki de şimdikinin iki misli sığınmacıya bol bol yetebilecektir. 

TANER YILDIZ

img_3589-1

İsveç’in yasaklı silahları Ortadoğuda ölüm kusuyor !

Aftonbladet gazetesi bugün İsveç’in ikiyüzlülüğünü fotoğraflarla ifşa etti. 

 İsveç Irak’ta Peşmerge’ye gizlice yasadışı silah bağışı yapmış !

İsveç savunma bakanlığı silah bağışını ve İsveç Meclisi’nin bu konudaki kararını dinlemediğini inkar ediyor ve bölgeye gönderdiği elit İsveç komandolarının güvenliğini bahane ederek hiçbir açıklama yapmıyor.

Savaş bölgesine ve savaşan taraflara ikinci elden bile İsveç silahı satılması yasayla kesinlikle yasak olmasına rağmen İsveçli komandoların kendi elleriyle Irak’taki Peşmerge’ye en az 83 adet son model Bofors AT- 4 tanksavar füzesi bağışladığı ortaya çıktı. 

Daha önce de yine Amerika’nın Peşmerge’ye 2000 adet İsveç yapımı Bofors AT – 4 füzesi bağışladığı ortaya çıkarılmıştı. 

İsveç’in en çok sattığı silah olan A-T tanksavar füzesi dünyanın en gelişmiş ve en etkili zırhlı füzesi olarak biliniyor. 

Zırhlı araca çarpan İsveç malı AT-4 füzesi aracın  dışında değil zırhını delerek girdiği aracın içinde patlıyormuş.

Bu zamana kadar sadece BM Barış Gücü’ne asker gönderen ve hiçbir zaman hiçbir savaş bölgesine kesinlikle silah ve asker göndermeyen, insanlık vicdanın sesi ve dünyanın en barışcı hümanist ülkesi olmakla hayranlık uyandıran ve saygı duyulan İsveç, Peşmerge’yi eğitme gerekçesiyle elit  askerlerini geçen yıl Irak’a göndermişti. 

Savunma bakanlığının aşırı gizlilik duyarlılığından dolayı da seçkin komandoların Irak’ta ne yaptığı konusunda İsveç halkına bilgi verilmiyor, sorulara da sadece Peşmerge’yi eğitiyoruz denilip geçiliyordu.  

Bölgeye giden Aftonbladet gazetesi muhabiri Erik Wiman‘a konuşan yüksek rütbeli bir Peşmerge generali şöyle diyor :

“- İsveç’e, bize bağışladığı silahlarından ve komandolarının bize yaptığı katkılarından dolayı minnet duyuyoruz.”

İsveçli gazetecinin konuştuğu 2 ayrı Peşmerge’de silahları İsveçli askerlerin birkaç ay önce kendi elleriyle gizlice teslim ettiklerini ve casus hava araçlarından elde ettikleri gizli bilgileri de sürekli kendileriyle paylaştıklarını söylüyor. 

Gazeteci silahları görebilir miyim diye sorunca bir asker yakındaki cephanelikten biri ambalajlı 2 tane Bofors AT-4 füzesini getirip gösteriyor ve şöyle diyor :

“- İsveçlilerin hareketlerini pek  anlamıyoruz. Diğer ülkelerin askerleri örneğin Danimarkalılar, Norveçliler yanımıza geldiklerinde hiç saklanma gereği duymazken nedense İsveçliler onlar gibi yapmıyor. Üzerlerinde İsveç askeri üniforması taşıyorlar ama üniformalarında diğerlerinin aksine ülke bayrağı bulunmuyor. Yanımızdayken fotoğraf makinalarımızı ve telefonlarımızı kapattırıyorlar. “


Gazetecinin görüştüğü bölgedeki Peşmerge kuvvetlerinin en üst komutanı Kemal Kerküki ise şöyle diyor: 

Savaşla ilgili her türlü bilgiyi benden alabilirsin ancak İsveç konusunda birşey sorma, çünkü buna cevap veremem ” ! 

İsveç Savunma Bakanlığı ise bu gerçeği açıkça inkar ediyor. Bakanlık basın sözcüsü Philip Simon şöyle diyor:

“- Askerlerimiz orada sadece Peşmerge’yi eğitiyor. Peşmege de dahil Irak ordusuna hiçbir zaman silah vermedik. “

Buna karşın bir Peşmerge askeri gazeteciye şöyle diyor:

“- Biz eğitimimizi Almanlar‘dan aldık. İsveçlilerden değil !”

İsveç’in Uluslararası saygınlığı olan İsveç Barış Örgütü (Svenska Freds) Başkan’ı Agneta Hellström ise şöyle diyor:

“- Eğer bu doğruysa açıkçası çok ciddi bir durumdur. Belli olan birşey varsa o da silah ne kadar çoksa çatışmanın da o kadar çok çıkacağıdır. 

Tecrübelerimizin gösterdiği gibi de bu silahların en son kimin eline düşeceği de asla bilinememektedir.

Silah satışını denetleyen mevzuatın uygulanması ve gerekirse sıkılaştırıması aşırı önem taşımaktadır.”


Ne diyelim ?

 İsveç’ten binlerce km uzaklıktaki Irak ve Suriye’de öldürülen onbinlerce sivil ve çocuk tek tek kılıçla ve süngüyle öldürülmedi. 

Onbinlerce ortadoğulu sivil halk sadece gelişmiş batının üretebildiği ve kesinlikle kendi topraklarında ve kendi halkları üzerinde denenmesine ve kullanılmasına izin vermediği, yüksek teknoloji ürünü  füzeler, bombalar, patlayıcılar ve silah sistemleriyle topluca öldürüldüler. 

Bu gerçeğin İsveç halkından saklanması ve üstünün örtülmeye çalışılması bir skandaldır. Bugün IŞİD’e karşı kullanıldığı ya da kullanılacağı iddia edilen bu korkunç silahların namlusunun yarın kime karşı doğrultulacağı belli değildir. 

Çünkü burası savaşan tarafların sabahtan akşama taraf değiştirdiği Ortadoğudur.

Bugün iyi ve bizden yana olanlar duruma göre yarın sizin verdiğiniz silahlarla sizin karşınıza geçebilirler. Ortadoğu’da bunun onlarca örneği vardır. 

Ortadoğu Savaşları’nın hiçbir zaman bitmeyişi ve kazananı olmaması, bu savaşlardaki tarafların dışarıdaki ülkeler tarafından sürekli yeni silahlarla donatılması ve çatışmaların finanse edilmesidir. 

Irak’ta ve Suriye’de Sünniler, Şiiler ve Kürtler ortaklaşa IŞİD’e karşı savaşırken aynı zamanda da birbirlerinde karşı savaşmakta, birbirlerini öldürmektedir. 

Irak Ordu’su dişinden tırnağına kadar Amerikalılar tarafından en korkunç silahlarla ve bombalarla silahlandırılmasına rağmen IŞİD’e yenilmiş ve bu modern silahlar böylece IŞİD’in eline geçmiştir. 

Bugün Amerika Ortadoğu’da  kendi silahlarıyla başkalarını yine kendi silahlarına karşı savaştırmaktadır ! 

Dün Amerika’nın yanında yer alarak El Kaide’ye karşı savaşan Iraklı sünniler bugün IŞİD saflarında Irak’ta ve Suriye’de savaşmaktadır. 

Yani şimdi IŞİD’e karşı savaşıyor olmak tek başına iyi ya da haklı taraf olmaya yetmiyor !

Kaldı ki iyi bilinenler de kötü suçlar işleyebiliyorlar.  Bu yılın başında Uluslararası Af Örgütü Peşmerge’yi sadece Arap nüfusun oturduğu köyleri yıkarak etnik temizlik yapmakla ve savaş suçu işlemekle suçlamıştır. 
Bugün Amerika’nın, Fransa’nın, İngiltere’nin, Almanya’nın, Avusturya’nın, İsveç’in, Norveç’in, Danimarka’nın, Finlandiya’nın, İtalya’nın, İspanya’nın ve Rusya’nın bölgeye depoladığı ve Peşmerge ile YPG’ye bağışladığı tonlarca silah, yarın IŞİD karşısındaki 60 ülkelik koalisyona  yenilip ortadan kaldırıldıktan sonra ne olacak ? 

Bunlar sıradaki kime ya da kimlere karşı kullanılacak ? 

Herhalde bu kadar pahalı ve yüksek teknoloji ürünü ölüm makineleri Irak’ın ve Suriye’nin yıkılmış ve yağmalanmış müzelerine kaldırılmayacak !


TANER YILDIZ

img_3579

Avrupalılar Müslüman sığınmacıyı doktor olsa bile istemiyor !

Bilimsel araştırmayla test edilip onaylandı : 

Sığınmacı tercihinde din ağır basıyor !

15 Avrupa ülkesinden 18 bin kişinin katılımıyla Stanford University och London School of Economics’ten Siyasal Bilimci üç araştırmacının ortaklaşa yaptığı çalışmanın sonuçları bu hafta Science dergisinde yayınlandı. 
Bilimsel araştırmadan şu ırkçı sonuç çıktı:

Avupalılar öncelikle sığınmacının Müslüman olanına hayır diyor !

Avrupalılar sığınmacının ; doktor olanını, Hristiyan olanını ve işkence görenine acıyor ve ülkesine sığınmasını istiyor. Ama doktor bile olsalar, işkence bile görseler Müslüman sığınmacıyı istemiyor.

Hem çok sığınmacı kabul etmiş hem de pek fazla etmemiş olan bu 15 ülke vatandaşlarının hepsi de ağız birliği etmişcesine özetle şöyle diyorlar yani :

Ülkemize  Hristiyan olan, doktorluk yapan ve işkence gören sığınmacılar hoşgeldiler ancak bu sığınmacı  eğer Müslüman ise ister doktor olsun isterse işkence görmüş olsun, ülkeme gelir gelmez kapı dışarı edilsin ! “

2015 yılında tüm Avrupa’ya toplam 1 milyon 300 bin civarında mülteci geldi. Bunların 800 küsur binini Almanya, 160 binini de İsveç geçici olarak kabul etti. Geriye kalanı da diğer 25 Avrupa ülkesinde kaldı. 

Çok seçenekli ve geniş yelpazeli soru şıklarıyla ve bilimsel yöntemlerle gerçekleştirilen araştırma sonuçlarını şaşırtıcı bulan Uppsala Üniversitesi’nde Sosyal ve Ekonomik Coğrafya profesörü Roger Anderson sonuca ilişkin şöyle diyor :

“- Bu araştırmanın şaşırtıcı sonucu şudur; hangi ülkeden ve hangi sosyo-ekonomik statüden olurlarsa olsunlar tüm katılımcıların bir ortak görüşte buluşması, sorulara birbirine yakın cevaplar vermeleridir. 

Yani yüksek eğitimli ve yüksek gelirli bir Avrupalı ile düşük eğitimli işsiz bir Avrupalı’nın  hemen hemen aynı görüşü paşlaşmasıdır. . 

En çok mülteci alan Alman’larla hiç mülteci almamış Çek’lerin benzer cevaplar vermeleridir. .

Avrupa’da güçlü bir antimüslüman duyguların varlığını bildiğim için araştırmadan Müslüman sığınmacı karşıtı sonuç çıkmasına hiç şaşırmadım.”

Din ve meslek ağır basmış !

Almanya, Avusturya, Çek, Danimarka, Fransa, Hollanda, İngiltere, İspanya, İsveç, İsviçre, İtalya, Macaristan, Norveç, Polonya ve Yunanistan ‘dan toplam 18 bin kişi araştırmaya katılmış.

Katılımcılardan; yaşı, cinsiyeti, dini, geldiği ülkesi, mesleği, dil becerisi, kaçış sebebi, (örneğin politik baskı, etnik baskı ve ekonomik neden) hassasiyeti (örneğin , işkence mağduru, travmatik stres bozukluğu ve engelli olma) ile mültecinin anlattıklarının inandırıcılığı ve çelişkili ifade  gibi çok farklı özellikleri olan binlerce varsayımsal sığınmacıya yönelik değerlendirmeler yapmaları istenmiş. 

Katılımcıların verdikleri cevaplarda, sığınmacı tercihlerinde öne çıkan özellikler sırasıyla; yüksek eğitimli meslek sahipleri, Hristiyan olanlar ve ifadesinde çelişki olmayan sığınmacılar olmuş. 

Doktor olan sığınmacı adayları kendi ülkesinde iken çiftçilik yapmış köylüler ve işsiz olanlara göre öncelikli tercih edilmişler. 

Yalnız burada ortaya çıkan çok ilginç ve bir o kadar da dikkat çekici bulgu ise ; bu yüksek eğitimli olması, çalışabileceği bir mesleği olması, doktor olması gibi kriterlerin ve özelliklerin, söz konusu bir müslüman  sığınmacı adayı olduğunda  geçerliliğini yitirmesi.

Katılımcıların çoğu Müslümanlığı negatif bir nitelik olarak gördüğü ve öyle algıladığı için doktor fakat Müslüman olan bir sığınmacı adayı yerine, işsiz fakat Hristiyan olan bir sığınmacı adayını tercih etmiş !

 Halbuki BM Mülteci Sözleşmesi ve diğer uluslararası anlaşmalardaki mülteci haklarını düzenleyen hükümler : “temel bir insan hakkarından olan Sığınma Hakkı konusunda  insanların hangi dinden olduğuna ve ekonomik durumlarına bakılmasını” açıkça yasaklamaktadır. 

Bu durumda bu katılımcıların ülkelerinin tamamının altında imzası bulunan bu sözleşmelerin pratikte halklarının desteğinden yoksun olduğu ortaya çıkmıyor mu ?

Ne diyelim ?

Ağacı çürüten kurt kendi gövdesinde yaşarmış !

Avrupalılar yüzyıllardır ırkçılık kodlarını genlerinde ve beyin kıvrımlarında saklamış ve ırkçılık zehirini damarlarında dolaşan kanlarında taşımışlardır. 

Irkçılığın teorisini geliştirip sistemleştiren bu Avrupalılar,  yine tarihin gördüğü en korkunç Yahudi soykırımı ve ırkçı kıyımı Nazi pratiğini de,  o vakit Yahudilerin kökünün kazıdıkları,  şimdi de Müslümanların kökünün kazınanilmesi için uğraştıkları ve masum insanların kanlarıyla suladıkları bu kanlı Avrupa topraklarında gene bu “sözde Hristiyan” Avrupalılar uygulamışlardır. 

Arka arkaya çıkarttıkları ve dünyayı kendi aralarında kardeş emperyalist devletlerce paylaştıkları Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının 20 yıllık süresinde en az yarısı masum çocuk ve kadın olan 50 milyon insanı hem korkunç silahlarıyla hem de açlıkla, kıtlıkla ve hastalıkla öldürmüşlerdir. 

Avrupa’nın tarihi aynı zamanda Haçlı Savaşları’nın ve yüz yıl süren Din Savaşları’nın, dehşet veren kanlı tarihidir.

Ama unutmayalım ki insanlığa en büyük kötülüğü yaptıkları gibi yine insanlığa en büyük iyiliği de bu Avrupalılar ve bu Avrupa yapmıştır !

Rönesans‘larıyla insanları dinin kör karanlığından  yine aynı bu Avrupalılar, bu Avrupa’da aydınlığa çıkartmıştır. 

Düşünülemezleri düşünebilen en büyük filozofları, her insanı kardeş görenişen en hakiki hümanistleri, vicdanın sesini dillendirenilen en dürüst entellektüelleri, en yararlı buluşları yapabilen bilimadamlarını, yazılamayanları yazabilen yazarları ve doğayla yarışabilen en yaratıcı sanatçıları da yine bu  Avrupalılar, bu verimli Avrupa topraklarında yetiştirmiştir. 

İnsanlık; gelişme, medenileşme, bilim, teknoloji,  kültür ve sanat adına sahip olduğu pek çok şeyini bu Avrupalılara ve bu Avrupa’ya borçludur…

Aynı pek çok acısını ve katliamını borçlu olduğu gibi !

TANER YILDIZ

img_3576

İsveç sığınmacılarına demir yumruğunu gösterdi !

İsveç kaçak sığınmacılarıyla artık sertlikle hesaplaşmaya hazırlanıyor…
Geçen yıl beklediğinin ve mülteci kabul kapasitesinin çok üstünde sığınmacı gelince ne yapacağını şaşıran ve köşeye sıkışan İsveç hükümeti çareyi demir yumruklarını gösterme de buluyor.

Bugün öğleden sonra İsveç hükümetinin iki ağır topu; sığınmacılardan sorumlu Adalet bakanı Morgan Johansson ile polisten ve asayişten sorumlu İçişleri bakanı Anders Ygeman ortak basın toplantısı yaptı ve bu konuda yapmayı planladıkları sert uygulamaları açıkladılar. İki güçlü bakan hükümetlerinin kararlı olduğunu vurgulayarak buna ilişkin çıkarılacak yeni ve daha da sert yasalara kapı araladılar. 

İşte hükümetin yapmayı açıkladığı sert sınırdışı uygulamalarından bazıları :

  •  Üç yıl içinde (bu yıl 28.400, gelecek yıl 33.200 ve 2018’de 34.800) yaklaşık 100 bin sığınmacı gerekirse zor kullanılarak İsveç’ten atılacak !
  • Polis, sınırdışı kararı çıkan halen kaçak olarak İsveç’in bir yerlerinde saklanan 40 bin sığınmacıdan sınırdışı kararı kesinleşen 12.350 kaçak sığınmacının peşine takılacak !
  •  Polis, elinde bir suç şüphesi gerekçesi olmadan ve hiç haber vermeden canının istediği işyerlerine baskın yaparak, siyah çalıştırılan kaçak sığınmacıları arayacak !
  •  Polis isveç içinde de yapacağı asayiş kontrollerinde -4 yaşından küçük çocuklar da dahil tüm sığınmacıların parmak izini alacak !
  • Polis sığınmacıların kimlik ve pasaportlarına el koyacak !
  • Polis yakaladığı kaçak sığınmacıyı Göç Dairesi’ne teslim etmek yerine kendi eliyle doğrudan sınırdışı yapacak !
  • Kaçak sığınmacılar Devlet Göç Dairesi’nin kampları dışında ayrıca sınırdışı edilmek üzere “polis muhafazasın da” yani nezarethanelerde ve tutukevlerinde hapis tutulacak ! 
  •  Hakkında sınırdışı kararı çıkarılmış çocuklar da “polis muhafazasına” alınacak !

Ne diyelim ?

İsveç çok değişti çookk !
Önce İsveç halkının tümünü birden dayanışmacı ve kocaman bir aile olarak gören İsveç’e özgü “Svenska folkhemmet” politikasının yerinde yeller estirildi….

Şimdi de sıra ezilen dünya insanlarını akraba gibi gören “İnsancıl mülteci kabulü” politikasına geldi….

Farkında mıyız ?

İsveç’i İsveç yapan tüm değerlerden yavaş yavaş uzaklaşılıyor…

İsveç eski insancıl ve hoşgörülü İsveç olmaktan yavaş yavaş çıkarılıyor ….

İsveç artık yabancıların ve sığınmacıların geldikleri ülkelere benzemeye başlıyor…..

TANER YILDIZ 

img_2661

İsveç bütçesinden aslan payını kim kaptı ?

İsveç’in 2017 yılı bütçesi bugün heryıl olduğu gibi geleneksel töreniyle açıklandı. 

İsveç’in Maliye Bakanı Magdalena Anderson, İsveç halkına hediye niyetine sarı mavi kurdelayla bağlanmış bir tomar bütçe tasarısı dosyasıyla Bakanlıktan çıktı ve yanında bir basın ordusuyla bir kaç yüz metre ötedeki Meclis binasına yürüyüp giderek, kırmızı – yeşil koalisyon hükümetinin Sol  Parti’nin (Vänsterpartiet) dışarıdan desteğiyle hazırladığı 2017 yılı bütçe tasarısını, görüşülüp oylanması için Meclise (Riksdagen) sundu, sonra da bir basın toplantısıyla cümle aleme duyurdu !

İsveç’in yeni bütçesinden aslan payını ülkenin kralı aldı. 

İsveç kralı 16. Carl Gustaf’a ödenen yıllık sosyal yardım, 1,5 milyon kron daha artırıldı ve 137 milyon krona çıkarıldı. 

Kral dışında bütçenin kazananları ; çok çocuklu aileler, hastalık emeklileri, kira yardımı alanlar, kısmi mesaili çalışan işsizler, ehliyetsiz gençler, sığınmacılar ve yeni gelenler, belediyeler, çevreciler, küçük işletmeciler, evini yüksek karla satanlar ve ev tamiratı yaptıranlar oldu. 

İşte yeni bütçenin getirdiği yeniliklerin bazıları;

– İsveç Kraliyet ailesinin  yeme – içme, üst – baş gibi geçim giderlerini karşılamaları için  bir çeşit sosyal yardım gibi her yıl devlet hazinesinden aldıkları geçinme parasına (resmi ve kibarca dilde appanage), 1,5 milyon zam yapılarak 137 milyon krona çıkarıldı.

– Ehliyeti olmayan gençler isterlerse Devlet Öğrenim Kredisi Kurumu CSN’den 25 bin kron ehliyet kredisi çekebilecek. 

– ikiden çok çocuğu olanlara ödenen “fazla çocuk ek yardımı”na (flerbarnstillägg) üçüncü ve üstü çocuk başına ayda 126 kron zam yapıldı.

– Hiç geliri olmadığı ya da çok düşük olduğu için asgari hastalık ödencesi (garantiersättning) alan hastalık ve malülen emeklilerin (sjuk – och aktivitetsersättning) maaşlarına aylık brüt 187 kr zam yapıldı. 

Hastalık emeklilerine verilen “ek kira yardımı” (bostadstillägg) da ayda 100 kron artırıldı. Yani 200 bin civarındaki hastalık emeklisinin maaşına ayda toplam 287 kr zam yapılmış oldu.

Hastalık emeklilerinin maaşına 2003 yılından beri tek kuruş zam yapılmamıştı.

– Kira yardımı alabilmek için geçerli olan gelir tavanı yükseltildi. 

Önceden yalnız yaşayanlar (ensamstånde) için geçerli olan 117 bin kronluk üst sınır 127 bin krona, birlikte yaşayan çiftler (samboende)için geçerli olan 58.500 kronluk üst sınır 63.500 krona yükseltildi. Bu durumda daha önceki sınırın üstünde geliri olanlar ayda en fazla 167 kron daha kira yardımı alabilecek. 

– Ev satışından elde edilen karın tamamı için vergi ertelemesi (uppskov för reavinstskatt) yapılabilecek. 

Önceden sadece karın 1 milyon 450 bin kronluk bölümü için vergi ertelemesi yapılabiliyordu. Geri kalanın kazanç vergisinin hemen ödenmesi gerekiyordu. 

Bu sınırlama artık tamamen kaldırıldı. Elde edilen kar, kaç milyon olursa olsun tamamı için vergi ertelemesi yapılabilecek. 

Bundan sonra evini yüksek fiyata satıpta daha düşük bir fiyata ev satın alanlar için de vergi ertelemesi kuralları cömertce yumuşatıldı. 

Örneğin evini 1 milyon krona satıpta 300 bin kron kar ettikten sonra 800 bin krona satın aldığı yeni evine taşınan birisi daha önceki kurallara göre en fazla karının 100 bin kronu için bu haktan yararlanabiliyordu ama şimdi yeni kurallara göre karının 240 bin kronu için vergi ertelemesine hak kazanacak. Haliyle kar ne kadar çoksa farkta o kadar çok artmış olacak. 

Yalnız burada unutulmaması gereken sadece ertelenecek, yani er ya da geç bu kazanç vergisi bir gün ödenecek !


– İşsiz birisi artık en fazla 60 hafta süresince hem kısmi çalışabilecek hem de aynı zamanda işsizlik sigortasından kısmi işsizlik ödencesi alabilecek. 

 Bu kısmi çalışma (deltidsarbete) süresi daha önce sadece en fazla 75 gündü, şimdi 60 haftaya uzatıldı

Önceden işsiz birisi işsizlikten yarım gün para alıp, yarım günde en fazla 75 gün çalışabiliyordu. Bu süre sonunda ya bu kısmi işinde çalışmaya devam etmek ya da işi bırakıp tüm gün işsizlik yapmak zorundaydı. 

Örneğin işsiz kalmadan önce 25 bin kron aylığı olan birisi yarım gün kısmi mesai yaparak ayda 12.500 kron gelir kazanıyor ve aynı zamanda da yarım gün işsiz yazılarak ayda 10.000 kron da işsizlik kasasından alabiliyordu. Yani vergiden sonra eline toplam olarak yaklaşık 17.000 kron geçiyordu. 

75 gün sonra ya kısmi çalışmayı sürdürerek ayda net 10.300 kron alabiliyor ya da tüm gün işsiz yazılarak ayda net 14.000 kron alabiliyordu. Bu durumda da eline daha az para geçeceğinden dolayı hiç kimse çalışmıyordu. 

Şimdi ise 60 hafta boyunca hem kısmi mesaide çalışabilecek hem de işsizlik parası alabilecek.

– Belediyelere 10 milyar kron destek yardımı dağıtılacak. Belediyeler bu parayı canı istediği gibi nerede yararlı görüyorsa orada harcayabilecek.

– Sığınmacı kabulü sistemine ve sığınmacıların uyumu ve yeni gelenlerin işe yerleştirilmesine 3,5 milyar kron ayrıldı. 

Bu paranın 2,3 milyar kronu sığınmacı başvurusu işlemlerinin karara bağlanması için harcanacak. 

– Çevre ve iklim iyileştirmesi için 1,8 milyar kron harcanacak. 

Bu paranın büyük bölümüyle çevre dostu otomobilerin devlet katkısı primleri ödenecek. 

– Küçük işletmelere yeni istihdam yaratmaları için “büyüme desteği” (växastöd) olarak ve ev hizmeti – ev tadilatı kesinti desteği ( Rot och Rut avdrag) olarak 820 milyon kron harcanacak. 

Artık buzdolabı, çamaşır, bulaşık makinası gibi dayanıklı beyaz ev eşyası tamiratı da Rut kesintisi kapsamında olacak. 

390 milyon kron devlet ve özel sektör kuruluşlarının Ar-Ge ve inovasyon projelerine harcanacak.

– Vergi kaçağının önlenmesi amacıyla Vergi Dairesi’nin imkanlarının ve kapasitesinin genişletilmesi için 175 milyon kron harcanacak. 

– Polise ve gizli polis Säpo’ya 180 milyon kron harcanacak. 

– Kırsal alandaki internet geniş bant yatırımları için 100 milyon kron harcanacak.

Ne diyelim ?

İkinci vatanımız İsveç’e ve İsveç halkına hayırlı uğurlu olsun. 

TANER YILDIZ
 

 

 

 

   
 
  

 

  

 

 

img_2509

Yeşim İsveç’ten adalet istiyor !

Yeşim sessiz çığlığımı duyun diyor.

Yeşim İsveç’ten adalet bekliyor.

 

Yeşim işte böyle hayat dolu ve sağlıklıydı. Kabusu avuç içinde terlemeyle başladı.
Fatsalı Yeşim, Türkiye’de avuç içi terlemesinden dolayı küçük bir ameliyat geçirmiş ancak özensiz bir doktorun ihmali sonucu boğazından salınan hortumunun geri çekilmesi sırasında soluk borusu delinmişti.
Yeşim, soluk borusu tedavisi için 4 yıl önce İsveç’in dünyaca ünlü Karolinska Hastanesi’ne büyük umutla gönderildiğinde 22 yaşında hayat dolu bir üniversite öğrencisiydi.

Yeşim İsveç’e 4 yıl önce geldiğinde çekilen bu fotoğrafta da görüldüğü gibi yüzü gülüyordu ve umut doluydu.
İsveç’te geçirdiği ve iç organlarının parçalandığı  kabus gibi üç yıllık sözde tedavisi süreci sonrasında şimdi de Amerika’nın Philadelphia şehrindeki Temple Üniversite Hastanesi’nde tedavi görüyor…

Yeşim şimdi tedavi gördüğü Amerika’daki hasta yatağında.
Tam 100 kez hileyle bıçak altına yatırıldı.

Türk devleti bu hileli ameliyatlarla tam 85 milyon kron dolandırıldı.

Üzerinde belki de daha fazla deney yapmak ve daha fazla para kazanmak için Yeşim defalarca bıçak altına yatırılıp tekrar tekrar ameliyat edildi.

Dünyanın en vefakar, en fedakar ve en cefakar babası işçi emeklisi Hayrullah Çetir 5 yıldır Yeşim’in başından 5 dakika bile ayrılmadı. Yeşim bu evliya sabrı ve metanetine sahip babası sayesinde hayatta kaldı.
Böyle vicdansız bir tedavi yöntemi, böyle acımasız bir ameliyat serisi görülmedi :

 Yeşim tam 100 kez pek çoğu hileli ameliyat geçirdi.

Yeşim’in gencecik ve taptaze vücudunda hayvanların üzerinde bile denenmemiş ameliyat ve ilaç deneyleri yapıldı.

Yeşim’in hileli ameliyatlar sonucunda parçalanan sapasağlam ve taptaze yemek borusu ile akciğerinin yarısı ve delik ama kısmen iş gören soluk borusu kesilerek alındı.

Yeşim hayatının baharında tam üç yıl boyunca hileli ameliyatlar sonucunda geceli gündüzlü yoğun bakım yatağında yatırıldı..

Yeşim’e bir değil, iki kere hileli plastik soluk borusu deneyi yapıldı. Her iki ameliyatta başarısız oldu. 

Yeşim, bu zamana kadar İsveç’te en uzun süreli yoğun bakım yatağında yatmış hasta olarak İsveç Tıp Tarihine geçti.

Yeşim hileli ameliyatlar ve izinsiz ilaç deneylerinden dolayı dayanılmaz acılar çekti. Birkaç kez ölümden kılpayı kurtuldu.

Türkiye devleti de bu bahaneyle tedavi masrafları adı altında tam tamına 85 milyon kron, yani 10 milyon dolar, yani 30 milyon TL göz göre göre dolandırıldı !

Genç kızımız İsveç tıp tarihinin bu en büyük skandalının – sapasağlam organlarını kaybetmek pahasına – hayatta kalabilen tek kurban oldu. Diğer iki hasta öldü.

Yeşim bu bayramda Amerika’daki koruyucu meleği babası Hayrullah bey ile hasta yatağında böyle bayramlaştı…
Yeşim, Karolinska hastanesi ile Karolinska Tıp Fakültesi yöneticileri ve üçkağıtçı italyan cerrah Macchierani’nin üçlü ve kirli işbirliğiyle sözde tıbbi araştırmalarda kobay olarak kullanıldı.

Üç yıl boyunca vücudunda izinsiz ilaç ve tedavi deneyleri yapıldı,  hayati organları parçalandı, belli ki  Türkiye’den daha çok para dolandırmak için bu uzun sürede yoğun bakım yatağında yatırıldı.

Üstelik tüm bunlar içinde Türk devletine tam tamına 85 milyon kron hastanede bakım ve ameliyat parası ödettirildi.

Karolinska hastanesi, sahte belgelerle işe aldığı italyan kasap cerraha bir İsveçlinin üzerinde denemeye cesaret edemeyeceği tıbbi araştırma deneylerini, -İsveç’te belki de hiçbir hak iddia edemeyeceğini düşündüğü-  misafir hastalar bir Eritreli siyahinin ve gencecik bir Türk kızının üzerinde yaptırttı.

Yeşim’in celladı olan üçkağıtçı İtalyan kasap cerrah Paolo Macchierani, şeytanca gülümseyerek kendi hileli icadı plastik soluk borusuyla poz veriyor…
İçinde binbir türlü hile, yalan, dolan, sahtekarlık ve manipülasyon tilkilerinin kuyruklarını birbirine dolaştırmadan gezdiği, tıp etiği kurallarına ve hasta haklarına aykırı uygulamaların pervasızca sergilendiği ve Yeşim’in alet edilip kurban seçildiği, ilgili İsveç bakanının “- tek kelimeyle kepazelik-” diye nitelendirdiği bu organize rezaletin hesabının sorulması başta Türk Büyükelçiliği olmak üzere hepimizin boynunun borcudur.

İsveç devleti ve kurumları temiz kalmayı ve saygınlığını korumayı, hiç kimsenin gözünün yaşına bakmayan güçlü ve şeffaf yerleşik denetleme sistemine, ve acıtsa bile tarafsızca gerçeği ortaya çıkarma iradesinden hiç taviz vermeyen titiz müfettişlerine, nitelikli uzmanlarına ve dürüst yöneticilerine borçludur.

Nitekim bu kepazelik de yine bu şeffaf sistem sayesinde ortaya çıkarılmıştır. Bunun sonucunda başta bu italyan kasap cerrah olmak üzere Karolinska’nın tüm üst düzey yöneticilerinin kellesi birer birer uçmuş ya da uçurulmuştur.

Ama işin hesabının görülmesi bu kadarlıkla kalmamalıdır. Karolinska Hastanesi ve Karolinska Tıp Fakültesi kusurlarını kabul ederek resmen ve yazılı olarak özür dilemelerine rağmen bu kepazelikten bu kadar kolay ve bir kuru özürle bu kadar ucuz sıyrılamamalıdır.

Birbirinden bağımsız olarak hazırlanmış ve içeriğinde tüm aşamaları ayrıntılı olarak yazılan hem Karolinska hastanesine ve Karolinska Enstitüsü’ne hem de üçkağıtçı İtalyan kasap cerrah Macchierani’ye zehir zemberek ağır eleştirilerin ve ciddi tespitlerin yer aldığı soruşturma raporları “kapı gibi delil” ve hasta yatağındaki Yeşim de “canlı delil” olarak orta yerde durmaktadır.

Yapılması gereken tek şey var, o da : -hiç zaman kaybetmeden hem İsveç’te hem de Türkiye’de bu skandalı süratle yargıya intikal ettirmektir.

Yeşim’in adına babası Hayrullah bey ve Türkiye adına da büyükelçilik tarafından, en iyi avukatlar aracılığıyla bu üçkağıtçı İtalyan cerrah ve Karolinska hastanesi aleyhine hem tazminat hem de ceza davaları açmaktır.

Gerekiyorsa Türkiye devleti eliyle bu skandalı uluslararası arenaya da taşımaktır.

Ne diyelim ?

Türkiye devleti bu organize tıp skandalına kurban seçilen masum vatandaşı Yeşim kızımızın adalet isteyen sessiz çığlığını duymalıdır. 

Öncelikle ve özellikle Yeşim’in hakkını tüm yönleriyle aramalı ve gerekirse söke söke almalıdır. 

Türk devleti, içinde bizlerin de hakkı bulunan ve göz göre göre dolandırılan bu 85 milyon kronu Karolinska’dan geri istemelidir. 

Geri alınacak olan bu 85 milyonu, kuruşuna dokunmadan kendinin de kusurlu olduğu bu skandalın kurbanı olan Yeşim’e tazminat olarak ödemelidir. 

Yeşim kızımız İsveç’e Türkiye devleti tarafından gönderilmiştir. 

Yeşim Büyükelçiliğimizin himayesinde, gözetiminde ve denetiminde iken bu korkunç uygulamalara maruz bırakılmıştır.  

Türk Büyükelçiliği ; Yeşim’in İsveç’e getirilmesinde, buradaki tedavisinin ve ameliyatlarının izlenmesinde, 85 milyon kronun Karolinska’ya tıkır tıkır ödenmesinde ve Türkiye Sağlık Bakanlığı’ndan  düzenli olarak sık sık İsveç’e gelen müfettişlerce yapılan tedavinin yerinde denetlenmesinde kilit ve belirleyici rol oynamıştır.

Bu nedenle bu konudaki en büyük sorumluluk Türk Büyükelçiliği’ne düşmektedir.

Bu nedenle Yeşim kızımızın İsveç’teki hakkını aramak ve bunun yanında Türkiye devletinin çıkarını korumak görev ve yükümlülüğü de doğal olarak ve öncelikle Türk Büyükelçiliği’ne aittir…

İsveç’te yaşayan vatandaşlarımız  üç yıl boyunca Yeşim’le sıcak bir bağ kurmuş, onunla birlikte sevinip onunla birlikte üzülmüştür. 

insanlarımız haklı olarak neler olup bittiğini ve Büyükelçiliğin bundan sonra  neler yapmayı düşündüğünü merak etmektedir.

Yeşim’i bağrına basan duyarlı vatandaşlarımız Büyükelçilikten buna dair bir açıklama yapılmasını beklemektedir.

İsveç’te yaşayan insansanlarımuz Yeşim’i hep birlikte kucakladı. İşte onlardan birisi değerli Cazibe Kebe Karaman hanım..
İsveç Türk Toplumu bu konuda yapacağı çalışmalarda Büyükelçiliğimizin sonuna kadar arkasında duracak ve destek olacaktır.

Yeşim hasta yatağında yapayalnız bırakılamaz !

Buna ne Allah’ın ne de halkın gönlü razı olmaz !

TANER YILDIZ

img_7222

İsveç’ten Türkiye’de emekli olma başvurusu nasıl yapılır ?

Hangi emeklilik belgesi nereden ve nasıl alınır ?

İSVEÇ’TE, TÜRKİYE’DE BORÇLANARAK EMEKLİLİK BAŞVURUSU İÇİN HANGİ BELGELER GEREKLİDİR  ?

* S/T 4 intyg (Pensionsmyndigheten)

 * Personbevis (Skatteverket)

* Yurtdışı Hizmet Belgesi (TC Stockholm Konsolosluğu)

* Yurtdışı Borçlanma Talep Dilekçesi (www. sgk.gov.tr) 

Başvuru şöyle kolayca yapılır !


  
1. İsveç Emeklilik Kurumu Pensionsmyndigheten‘den İsveç’te ikamet edilen ve sigortalı çalışılan süreleri gösteren “ S/T 4 intyg” adlı belge telefonla sipariş edilir. 

  
2.İsveç Vergi Dairesi Skatteverket ‘ten, İsveç’e ilk geliş tarihini gösteren bir “Personbevis” (ikamet belgesi/ nüfus kayıt örneği) yine telefonla sipariş edilir.

  
3. Bu ‘S/T 4 belgesi‘ ve ‘Personbevis‘ ile birlikte yanına Türk nüfus cüzdanı alınarak, TC Stockholm Konsolosluk şubesine gidilir, imzalı ve mühürlü “Yurtdışı Hizmet Belgesi” çıkarttırılır.

  
4. http://www.sgk.gov.tr internet adresinden “Yurtdışı Borçlanma Talep Dilekçesi” indirilir ve usulüne göre doldurulup imzalandıktan sonra onaylı “Yurtdışı Hizmet Belgesi” ile birlikte doğrudan veya posta yoluyla Türkiye’deki ilgili SGK birimine verilir ya da gönderilir.

  
5. Başvurunuzu alan SGK’dan gelecek olan ve durumunuza göre hesaplanan toplam prim borcunuzu TL olarak bildiren ‘SGK tahakkuk mektubu’nun evinize gelmesi beklenilir.

Ne diyelim ?



Elinizi çabuk tutun, başvurunuzu 31 Aralık 2015’ten önce yapın.


Çünkü 1 Ocak 2016’dan sonra ödeyeceğiniz prime % 30 zam gelecek. 


Yani, İsveç’te yaşayan vatandaşlar için Türkiye’den borçlanarak emeklilik 100 bin küsur kron daha pahalı olacak.

Benden söylemesi !

TANER YILDIZ

img_3484-1

İsveçlilerin sığınmacı anketinden ürkütücü sonuç çıktı! 

Yabancılar ve sığınmacılar konusunda hoşgörülü ve insancıl duruşlarıyla tüm dünyada hayranlık uyandıran İsveçlilerin yayınlanan son anket sonucuna göre son bir yıl içinde bu tavırlarından keskin dönüş yaptıkları ortaya çıktı. 

Her üç İsveçliden biri İsveç’te artık sığınmacı istemiyor, onlara yardımda  etmem diyor ve hükümetine de hiç güvenmiyor !

İsveçlilerin :

YÜZDE 60’ı YETER ARTIK SIĞINMACI İSTEMİYORUM DİYOR !

YÜZDE 70’i SIĞINMACIYA PARA YARDIMI VERMEM DİYOR !

YÜZDE 65”i HÜKÜMETE BU KONUDA GÜVEN DUYMUYORUM DİYOR !

Yabancı düşmanı ve İsveç’in üçüncü büyük partisi olan SD seçmenlerinin ise tam tamına  % 99’u sığınmacılara hayır diyor !

İşte Inizio kamuoyu araştırma şirketince  31 Ağustos – 2 Eylül tarihlerinde İsveç nüfusuna ayna işlevi gören 18 yaşından büyük 1281 kişiyle yüz yüze yapılan söyleşiyle yapılmış anket sonuçları :

Sığınmacılar konusunda en olumlu görüşleri olanlar; sosyal demokratlar, sosyalistler ve yeşillerin oluşturduğu sol blok (S, V, MP) partilerine oy verenler ve özellikle kadınlar.

Sığınmacılara yönelik en olumsuz ve hatta düşmanca görüşleri olan ise yabancı ve İslam karşıtı aşırı sağcı İsveç Demokratları partisi SD, seçmenleri ve özellikle erkekler.

Sığınmacılar konusunda bunların arasında ortalarda yeralanlar ise Ilımlılar, liberaller, merkezciler ve muhafazakar görüşlüleri temsil eden sağ ittifak ( M, L, C, KD) seçmenleri. 

Genel olarak İsveçlilerin yüzde 60’ı sığınmacılara hayır derken sadece yüzde 31’i evet diyor ve yüzde 9’u kararsız kalıyor. 

Kadınların yüzde 52’si sığınmacılara hayır derken, erkeklerde hayır oranı yüzde 67’ye fırlıyor !

Soru: SENCE İSVEÇ DAHA AZ MI YOKSA DAHA FAZLA MI SIĞINMACI ALMALIDIR ?


Bu soruya genel olarak İsveçlilerin verdiği cevap şöyle :

 % 60’ı daha az sığınmacı alınsın,

% 18’i şimdiki kadar sığınmacı alınsın,

% 13’ü daha çok sığınmacı alınsın diyor.

% 9’u ise kararsız kalıyor. 

Ancak ankete katılanların oy verdiği partilere göre bu oranlar büyük değişiklikler gösteriyor. Şöyle ki ;

Solcuların çoğunluğu sığınmacılara olumlu bakıyor (% 55 evet)


Sol blok parti seçmeni olanların yüzde 32’si daha fazla ve yüzde 33’ü şimdiki kadar sığınmacı alınması taraftarı. Yani toplam yüzde 55’i İsveç’e sığınmacıların gelmesine evet diyor. 

 Buna karşın yüzde 24’ü hayır daha az sığınmacı alalım derken ve yüzde 11’i de kararsızım diyor. 

Sağcıların büyük çoğunluğu sığınmacılara olumsuz bakıyor ( % 70 hayır)


Sağ ittifak parti seçmeni olanların yüzde 9’u daha fazla ve yüzde 21’i şimdiki kadar sığınmacı alınması taraftarı. Yani toplam yüzde 30’u İsveç’e sığınmacıların gelmesine evet diyor. 

 Buna karşın yüzde 24’ü hayır daha az sığınmacı alalım derken, yüzde 11’i de kararsızım diyor. 

Aşırı sağcı ırkçıların neredeyse tamamı sığınmacı istemediklerini saklamıyor ( % 99 hayır).

İsveçlilerin yüzde 56’sı evet sığınmacılara (para ve giyecek gibi)  yardım vermeyi isterim derken, yüzde 38’i hayır yardım etmeyi istemem diyor ve yüzde 9’u kararsız kalıyor. 

Kadınların yüzde 61’i sığınmacılara yardım ederim derken, erkeklerde bu oran yüzde 53’e düşüyor !

Soru: SIĞINMACILARA YARDIM ETMEK İSTER MİSİN YOKSA İSTEMEZ MİSİN ?


Bu soruya genel olarak İsveçlilerin verdiği cevap şöyle :

% 56’sı evet yardım etmek isterim (% 30 evet kesinlikle ve %26 evet belki)

% 21’i hayır istemiyorum,

% 17’si hayır, çünkü imkanım yok diyor.

% 6’sı ise kararsız kalıyor. 

Ancak ankete katılanların oy verdiği partilere göre bu oranlar büyük değişiklikler gösteriyor. Şöyle ki ;

Solcuların çoğunluğu sığınmacılara yardım etmekte istekli (% 80 evet)


Sol blok parti seçmeni olanların yüzde 55’i evet kesinlikle ederim ve yüzde 25’i de evet belki edebilirim diyerek sığınmacılara yardım etmek istediğini söylüyor. Yani toplamda yüzde 80’i sığınmacılara yardım etmek isterim diyor. 

Buna karşın yüzde 6’sı hayır istemiyorum, yüzde 12’si de hayır çünkü imkanım yok diyor. 

Sağcıların yarısı sığınmacılara yardım etmeyi istiyor ( % 52 evet)


Sağ ittifak parti seçmeni olanların yüzde 26’sı evet kesinlikle ederim ve yüzde 36’sı da evet belki edebilirim diyerek sığınmacılara yardım etmek istediğini söylüyor. Yani toplamda yüzde 52’si sığınmacılara yardım etmek istiyor. 

Buna karşın yüzde 14’ü hayır istemiyorum, yüzde 19’u hayır çünkü imkanım yok diyor. Yüzde 5’i de kararsız kalıyor. 

Aşırı sağcı ırkçı SD’lilerin büyük çoğunluğu sığınmacılara yardım etmek istemiyorlar ( % 65 hayır).


Yabancı ve sığınmacı düşmanı İsveç demokratlarına oy verenlerin yüzde 45’i hayır sığınmacılara yardım etmek istemiyorum ve yüzde 19’u da hayır çünkü imkanım yok diyerek toplamda yüzde 65’i sığınmacılara yardım etmek istemiyor. 

Buna karşın sadece yüzde 12’si evet kesinlikle ederim ve yüzde 16’sı da evet belki edebilirim diyerek toplamda yüzde 28’i sığınmacılara yardım etmek istediğini söylüyor. Yüzde 5’i de kararsız kalıyor. 

İsveçlilerin yüzde 65’i hükümetin sığınmacılar politikasına pek güven duymuyor.

İsveçlilerin yüzde 20’si hükümetin sığınmacılar politikasına daha doğrusu sorunu ele alış biçimine güven duyuyor. (Bunlardan sadece %5’i çok fazla ve % 15’i oldukça çok güven duymakta). 

Buna karşın yüzde 65’i bu konuda hükümete güven duymuyor. (Bunlardan %45’i çok çok az ve % 19’u oldukça az güven duymakta). %15’i ise ne güven duyuyor ne de duymuyor, yani ortada duruyor !

Kadınların yüzde 61’i bu konuda hükümete pek güven duymazken erkeklerde bu oran yüzde 69’a yükseliyor !

Soru: HÜKÜMETİ̇N SIĞINMACILAR KONUSUNU ELE ALIŞ BİÇİMİNE GÜVEN DUYUYOR MUSUN YOKSA DUYMUYOR MUSUN ?


Bu soruya genel olarak İsveçlilerin verdiği cevap şöyle :

 % 65’i pek güven duymuyorum (% 46 çok çok az ve % 19 oldukça az),

% 20’si güven duyuyorum (% 5’i çok fazla ve % 15’i oldukça çok),

% 15’i ne güven duyuyorum ne de duymuyorum, ortadayım diyor. 

Ancak ankete katılanların oy verdiği partilere göre bu oranlar büyük değişiklikler gösteriyor. 

Şöyle ki ;

Solcuların yarıya yakınının bu konuda hükümete güveni var (% 48 çok güven duyuyorum )


Sol blok parti seçmeni olanların yüzde 48’i hükümete güveniyor. (Bunlardan %14’ü çok fazla, % 34’ü oldukça çok güveniyor). 

Buna karşın yüzde 29’u pek az güveniyor. Bunlardan %17’si oldukça az güveniyor, % 12’si çok çok az güveniyor).

% 22’si ise ne güven duyuyorum ne de duymuyorum, ortadayım diyor.

Sağ ittifak partileri seçmenlerinin yarıdan fazlasının bu konuda hükümete güveni yok (% 55 pek az güven duyuyor)


Sağ ittifak seçmeni olanların yüzde 55’i hükümete pek fazla güvenmiyor. (Bunlardan % 37’si çok çok az ve % 28’i oldukça çok az güveniyor). 

Buna karşın fazla güven duyan oranı yok ve sadece % 13’ü oldukça çok güven duyuyorum diyor. 

% 20’si ise ne güven duyuyorum ne de duymuyorum, ortadayım diyor.

Aşırı sağcı ırkçı SD’lilerin neredeyse tamamının hükümete güveni yok (% 95 güven duymuyor) 


 İsveç demokratlarına oy verenlerin yüzde 95’i hükümetin sığınmacı politikasına güven duymuyor. (Bunlardan % 86’sı çok çok az ve % 9’u oldukça çok az güveniyor). 

Buna karşın bir tanesi bile hükümete ne çok fazla ne de oldukça çok güven duymuyor.

Geriye kalan % 5’i ise ne güven duyuyorum ne de duymuyorum, ortadayım diyor.

Ne diyelim ?

Son bir yıldır; İsveç’e sığınmacı akını, sığınmacı gençlerin cinsel tacizi, sığınmacı katiller, sığınmacı hırsızlar, sığınmacı suçlular, sığınmacılara harcanan milyarlar, evi ve yemeği beğenmeyen sığınmacılar türünden bol bol atılan gazete manşetleri, sosyal medya’da dolaşan uydurma söylentiler, çarpıtılmış haberler ve kara propaganda doğal olarak sonuç vermeye başlamıştır. 

Artık hiç ses çıkarılmayıp tepki verilmeyen, gizli gizli desteklenen ve her ortamda açık açığa yapılan çoğu ağır ırkçı açıklamalar, iftiralar, betimlemeler, fişlemeler ve yayınlanan yazılar sayesinde İsveç’te özellikle yabancı ve müslüman sığınmacı karşıtlığı tavan yapmış durumdadır.  

Irkçı tehlike gün geçtikçe yayılıyor ve toplumun her kesiminde mevzi kazanıyor.

Tehlikenin farkında mıyız ?

TANER YILDIZ



Kaynak: http://www.aftonbladet.se/nyheter/article23452855.ab

img_3432-1

Saklı parası, zulası ve kumbarası olanlar mutlaka okuyun !

En son tarih 31 Ağustos Çarşamba günü !

Şimdi evdeki eski cüzdanları, kumbaraları, çantaları, kutuları, torbaları, dolapları, yastık döşek ve halı altlarını, elbise ceplerini, uzun boylu çizmeleri, tüm çekmeceleri ve zor akla gelen köşeleri karıştırıp öncelikle eski 1000‘likleri ve sonra da 50‘lik ve 20‘likleri alel acele ve didik didik arama zamanı ! 


Çünkü sadece 5 gününüz kaldı !


Çünkü 31 Ağustos Çarşamba gününden sonra eski 20’lik, 50’lik ve 1000’lik banknotlar dolaşım değerini yitirecek ve artık bankalarda bile geçmeyecek !

Bu paralar bildiğiniz gibi zaten 30 Haziran’dan beri piyasada ve alışverişte geçmiyordu ama hala dolaşımda olduğu için bankalarca kabul ediliyordu. 

31 Ağustos’tan sonra ise artık tedavülden tamamen kalkacağı için bankalarda bu paraları kabul etmeyecek…!

İsveç Merkez Bankası (Riksbanken) şimdi, yenisiyle değiştirmek için piyasada ya da sağda solda kaybolduğu sanılan 1 milyar 300 milyon kron değerindeki 41 milyon 300 bin adet banknotunu yana döne arıyor !

Aranan kaçak banknot birimleri, sayıları ve değerleri şöyle: 

36 milyon adet 20-lik, toplam değeri 720 milyon kr.

5,2 milyon adet 50-lik, toplam değeri 260 milyon kr.

337 bin adet 1000-lik, toplam değeri 337 milyon kr.


Babamın, dedemin ya da eşimin sakladığı bir külte 1000’lik parayı 31 Ağustos’tan sonra bir yerlerde bulursam ne yapacağım o zaman diye hemen endişelenmeyin !

Çünkü piyasada ve bankalarda geçerliliğini yitiren bu banknotları, bu paranın asıl sahibi olan sadece İsveç Merkez Bankası kabul ediyor ve yenisiyle değiştiriyor. 

Ama bir şartla; 100 kron değiştirme ücreti alıyor ve yüklü miktarda ise karapara olabileceği kuşkusuyla “söyle bakalım nerden buldun bu parayı ?” diye soruyor !

İsveç Kronu’nuzla canınızın istediğini yapabileceğinizi biliyor muydunuz ? 

İsveç’te gerçekten de “para benim değil mi istediğimi yapabilirim ” diyebilirsiniz !

Paranızı isterseniz cayır cayır yakabilir, isterseniz cart diye yırtabilirsiniz !  

Para sizin kendinizin olduğu sürece bu İsveç’te bir suç değildir !

Ne diyelim ?

Şimdi sırtınıza yaslanın ve acaba nereye ne zaman bir para saklamıştım ya da koymuştum diye bir güzel düşünün sakin sakin !

Bir yerlerde unuttuğunuz kendi paranızı bulduğunuzda da sanki piyangodan para çıkmış gibi sevinin ! 

TANER YILDIZ

img_2141

Hapistekilere 15 Temmuz Darbe Piyangosu çıktı !

AKP HÜKÜMETİ HAPİSHANELERİNİ BOŞALTMAYA KARAR VERDİ !
Hapishanelerde tek bir hırsız kalmayacak.

Kanlı 15 Temmuz Darbesi affıyla hapisteki 38 bin suçlu birkaç gün içinde aramıza karışacak !

Gözaltına alınan ve yarıdan fazlası tutuklanan 40 bin FETÖ’cüye, ağzına kadar tıka basa dolan hapishanelerde yer açmak için ne kadar hırsız, uğursuz, soyguncu, dolandırıcı, yağmacı, kalpazancı, gaspçı, darpçı, kaçakçı, kundakçı, bıçakçı, kapkaççı, üçkağıtçı, yankesici, sahteci, hakaretçi trafik kazacısı ve iş kazacısı varsa serbest bırakılacak. 

Vergi kaçıran, sahtekarlık yapan, adam yaralayan, adam bıçaklayan, orman yakan, yangın çıkaran, uyuşturucu kullanan, vatandaşın malını yağmalayan ya da kırıp döken, istemeden ölüme sebebiyet veren, alkollü araba kullanıp adam çiğneyen ya da öldüren, havaya ateş edip yoldan geçeni öldüren ya da sakat bırakan , ruhsatsız silahıyla tehdit edip göz dağı veren ne kadar suçlu varsa “kusurumuza bakmayın ne olur, sizin bir süreliğine suç işlemenizi engelledik” dercesine halkın arasına salıverilecek. 
Bakanlar Kurulu’nun OHAL süper yetkisiyle evvelki gün yayımladığı yeni Kanun Hükmündeki Kararname’nin getirdiği düzenlemeyle denetimli serbestliğin kapsamını ve süresini uzattı. İnfaz süresinde indirim yaptı. 

Mahkumun hüküm giydiği cezasının 3/2 ‘sini (üçte ikisini) hapiste yatma süresini 1/2’ye (yarıya) indirdi. Bu yeni düzenlemesi sayesinde cezaevlerinden 38 bin kişiyi hemen tahliye etmeye karar verdi. 

Yeni düzenleme 1 Temmuz 2016‘dan önce işlenmiş suçları kapsıyor. 

Af kapsamı dışında bırakılan suçlar şunlardır:

Kasten adam öldürme 

– Cinsel saldırı ve cinsel istismar suçları (madde 102,103,104,105)

– Özel hayata karşı suçlar (madde 132,133,134,135,136,137,138)

– Uyuşturucu imal veya ticareti (madde 188)

– Terör suçları

– Devletin güvenliğine, Anayasal düzene, Milli savunmaya ve Devlet sırlarına karşı suçlar.

Türkiye’nin tüm hapishanelerinin toplam kapasitesi 180 bin kişilik olmasına rağmen halen hapiste 210 bin suçlu yatıyor…

Ne diyelim ?

Hamdolsun !

Belli ki hırsız bakanlar elllerini kolllarını sallayarak ortaklıkta dolaşırken, hırsız vatandaşların hapiste yatmasına “Anayasa’nın eşitlik ilkesine aykırı” bulmuşlar !

Hayır için işlenmiş hırsızlıklara ve hayırlara vesile olsun !

TANER YILDIZ 

img_3396

“Sayın Cumhurbaşkanım, deniz bitti” !

 

ALTINDA İLK KALACAK SEN OLACAKSIN, ÇÜNKÜ DENİZ BİTTİ ” !
Kumpas mağduru Emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz, “sayın Cumhurbaşkanı’m ” başlığıyla Erdoğan’a açık bir mektup yazdı.

“FETÖ” ile mücadele edilirken, örtülü destekçileri olan ve FETÖ’nün hükümet kanadını oluşturan Bülent Arınç, Sadullah Ergin, Hüseyin Çelik’e niçin dokunulamadığını kibarca sordu. 

Kanlı darbe girişimi sonrası OHAL süper yetkileriyle Meclis’e danışılmadan ve onayı alınmadan, Erdoğan’ın başkanlık ettiği hükümet tarafından çıkarılan süper kararnamelerle getirilen olağanüstü uygulamaları ve kararları da sert ama saygılı bir üslupla ve içtenlikle eleştirdi..

Emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz’un Odatv’de yayınlanan o mektubunu paylaşıyorum:

“Sayın Cumhurbaşkanım,

Ülkemiz yakın tarihin en sıkıntılı dönemini yaşıyor. 

Çevremiz ve hatta içimiz adeta yangın yeri. Bu yangının acil olarak söndürülmesi gerekiyor.

Bunun için hepimize ağır sorumluluklar düşüyor. Ama en çok da size…

Hayatı, bir anlamda, araba kullanmaya benzetirim. Hep önüme bakarım. Ama ara sıra dikiz aynasına da göz atmak kaydıyla…

ABD’nin ‘FETÖ’yü darbeye ittiğini görüyorum.

Yine öyle yapmak istiyorum. Önüme bakıyorum. 

ABD’nin FETÖ’yü darbeye ittiğini ve Türkiye’yi istediği gibi yönetmek istediğini görüyor ve kendimi doğal olarak sizin yanınızda konumlandırmak istiyorum.

Dikiz aynasına baktığımda BOP eş başkanlığınızı görüyorum.

Ama dikiz aynasına göz attığımda, bir yandan BOP eş başkanlığınızı; diğer yandan jeopolitikderinlikten yoksun, öngörüsüz, ABD’ye koridor inşa etme olanağı sunan, 3 milyon vatandaşını beslemek zorunda kaldığımız harap edilmiş Suriye’yi görüyorum. 

Bulantı yaşıyorum…

Bu caninin sizin sunduğunuz imkanlarla devleti ele geçirdiğini görüyorum.

Önüme dönüyor ve FETÖ’yle mücadelenin eksiksiz yapılması gerektiğine ve bunun için sizinle birlikte olmanın zorunluluğuna odaklanıyorum. 

Dikiz aynasına baktığımda, bu caninin sizden önce de bir geçmişi olmasına rağmen sizin sunduğunuz çok geniş imkânlar yüzünden devleti ele geçirdiğini görüyorum. 

Onunla yaptığınız yakın işbirliği sonucu, yargının, devlet kurumlarının ve özellikle TSK’nın genetiğiyle oynandığını ve 15 Temmuz darbesine giden yolun taşlarının katkılarınızla döşendiğini anımsıyorum. 

Sis bulutu içinde kalıyorum.

Bu bağlamda, Özel Yetkili Mahkemeleri kaldırırken elindeki Ergenekon ve Balyoz davalarını tamamlama hakkını bu haysiyet cellatlarına bıraktığınızı unutamıyorum.

Balyoz sanıkları TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonuna üç defa “bizi de inceleyin” diye dilekçeyle başvurduğunda kaale bile alınmadıklarını hatırlıyorum.

Türkiye bağırsaklarını temizliyor” diyen Bülent Arınç’ın, 16 Temmuz sabahı uyandığında, “çeteyi yeni anladım” demesine hayıflanıyor; Türkiye’nin akciğerlerini söken bu cinayet örgütünün kim olduğunun yeni farkına varmasına/rol yapmasına acıyorum.

Cemaat devleti ele geçirdi” iddialarına, Hüseyin Çelik’in “buna kargalar bile güler” dediğini; Balyoz Darbe Planı sahte, 2007 yılında piyasaya sürülmüş bir fontla yazılmış denildiğinde Sadullah Ergin’in Adalet Bakanı sıfatıyla “bunlar PR çalışması” nitelemesi yaptığını unutamıyorum.

Ancak FETÖ ile mücadele edilirken bu üç zatı muhtereme dokunulamıyor olmasına şaşıyorum (!)

Devlet aklını silerek giriştiğiniz açılım politikanızı hatırlayıp donakalıyorum.

Üst akılınFETÖ’den sonra son çare olarak devreye soktuğu PKK ile kararlı mücadeleniz cesaret veriyor ama devlet aklını silerek giriştiğiniz Açılım politikaları esnasında kamu güvenliği ve düzenini hiçe sayan anlayışınızı hatırlayıp donakalıyorum.

Arabayı çarpmamak için yeniden önüme dönüyorum. 

Sizin ve özellikle Başbakan Binali Yıldırım’ın konuşmalarından umutlanıyor, çok benimsemediğiniz ortak akıl üretme gayretine dönüş diye seviniyor; ancak aceleyle verilmiş TSK düzenlemelerini dikiz aynasında görünce, bu politikalarla mı sıkıntılı dönemi atlatacağız diye kendimi sorgulamaktan alıkoyamıyorum. 

Zamanlaması baştan aşağı yanlış bir uygulama görüyor, ister istemez bir arka plan sorgulamasına yöneliyorum. 

Kışlaların bu denli acele edilerek boşaltılmasını da, şehir içinde muharip birlik barındıran kışla olmamasını savunan bir kişi olarak benimsemiyorum.

Darbeyi engelleyen 1 . Ordu Komutanı askeri lise mezunuydu”

Önüme dönüyor ve yanınızda olmak istiyorum. 

Ama dikiz aynasında askeri liseler ile ilgili kocaman yanlışınız orta yerde duruyor. 

Önceki ve mevcut Genelkurmay Başkanlarının sivil lise mezunu oldukları için darbeci olmadıklarını ileri sürüyorsunuz. 

Bu açıklamanız hem bu iki komutanın 15 Temmuz kalkışmasına giden yolda üslendikleri olumsuz rolleri görünmez kılıyor hem de darbenin önlenmesinde önemli bir payı olduğunu düşündüğüm 1. Ordu Komutanı’nın Kuleli Askeri Lisesi 1972 mezunu olduğu gerçeğini göz ardı ediyor.

Askeri lise, sivil lise tartışmasına hiç girmek istemiyor ve çok gereksiz buluyorum. 

Ama 15/16 Temmuz gecesinin İstanbul’da, Kara Kuvvetleri bazında bilebildiğim beş kahraman albayından dördünün askeri lise mezunu, birinin sivil lise mezunu olduğunu hatırlatmak istiyorum. 

Eğer o gece İstanbul’da daha çok kan dökülmediyse… Maltepe’deki 2. Zırhlı Tugay Komutanını derdest eden Hançeri Sayat ve Erkan Olgay albaylar (ikisi de tuğgeneral olmuştur) ve onların emirlerine uyanlar sayesindeydi. 

Her iki arkadaşımızın da askeri lise mezunu olduğunu hatırlayalım diyorum.

Aynı şekilde Topkule’deki 66. Mknz. Tugay’dan da daha çok tankın dışarı çıkmasını engelleyen Albay Sait Ertürk’ün askeri lise, Albay Davut Ala’nın sivil lise mezunu olduğunu bilelim istiyorum. 

Birincisi şehit, diğeri gazi olan bu iki muhterem arkadaşımızı neden bu tartışmanın tarafları yaptığınızı anlamıyorum. 

Oysa biri canını, diğeri bedeninden parçalar verdi alçaklara karşı direnerek…

Kuleli Askeri Lisesi mezunu olmakla övünen şehit Albay Sait Ertürk’ün ruhunu incitmeye hakkımız var mı, diye soruyorum.

Ömrünün üç yılını bu devletin Balyoz aptallığı yüzünden hapishanede geçirmek zorunda kalan, o gece ve gündüzü uyumadan geçiren ve bu arkadaşlarıyla iletişim halinde, alçak çete mensuplarına karşı mücadelesini uzaktan ama etkili olarak sürdüren Albay Nedim Ulusan’ın da askeri lise mezunu olmaktan övünç duyduğunu biliyorum.”

İmam Hatipli darbecileri nereye koyacağız ?

Askeri liseleri kapatırken, ortaokul seviyesine kadar indirilen İmam Hatip Liselerinin darbeci mensuplarını nereye koyacağız? 

Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan uzaklaştırılan 3 bin civarında kurum mensubunun sanırım en az yüzde sekseni İmam Hatip Lisesi mezunu değil midir? 

Ya o haysiyet celladı hâkim ve savcıların, birisi açıklasa da hangi okul kökenli olduğunu öğrensek! 

Her İmam Hatipliyi masum ya da bunlara bakarak darbeci görmek ne kadar yanlışsa, askeri liselerin darbeci ürettiği tezi de o kadar yanlıştır.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Gelinen nokta iflas noktasıdır.

Ama orada takılıp kalmak istemiyorum, kimse de istemiyor. 

Çünkü bu badireye seyirci kalma lüksümüz olmadığı gibi, çıkış yolu bulmak gibi bir sorumluluk omuzlarımıza çökmüştür. 

Bunun için aklı başında olan herkese görev düşüyor. 


Bu yolu açmak da size… 

Bunun için sade, basit ama zor bir yöntem var… 

Liyakati merkeze koymak ve sorun çözme becerisini devreye sokmak.

Bunun nasıl yapılacağı önemli ölçüde sizin göstereceğiniz ferasete bağlıdır. 

Bunun için sadece size oy verenleri değil, herkesi kucaklamanızı sizden bekliyoruz.

Cumhuriyet ve kurucularıyla kavga etmek bir yana onun herkesi hukuk karşısında eşitleyen felsefesine sahip çıkmanızı bekliyoruz.

Herkesin inancını kendisiyle Allah arasındaki bir ilişkiye indirgemesinin gerekliliği ortadadır.  Bunun siyasal bir örgütlenme için yapı taşı olarak ele alınamayacağını ilke olarak benimsemenizi ve taraftarlarınıza benimsetmenizi bekliyoruz.

Her dediğinize “evet” diyen ve size ve ülkenin geleceğine zerrece katkısı olmadığı açığa çıkmış bazı danışmanlarınızı da etrafınızdan uzaklaştırmanızı, gerçeğin sadık bekçilerine çevrenizde yer vermenizi bekliyoruz.

TBMM’yi gerçek hüviyetine kavuşturma iradesini sergilemenizi bekliyoruz.


Bunları yapmadığınız takdirde, benim gibi düşünen milyonları ikna edemeyeceksiniz. 

Ve ülkenin çökme tehlikesini giderek büyütecek ve muhtemelen ilk altında kalan da siz olacaksınız! 

Çünkü deniz bitti…

Saygılarımla.”

Emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz

Ne diyelim ?

Ahmet paşa denilmesi gerekenleri çok kibarca ve içtenlikle söylemiş !

Erdoğan‘ın gerçekleri işitmesi için kulaklarını, çevresini saran hainlere ve yalakalarına değil, savcısı olduğunu ilan ettiği kumpas davalarının kurbanı olmasına rağmen, ülkesinin yüksek çıkarı için ona iyi niyetle ve içtenlikle mektup yazabilen Ahmet Paşa‘ya açmasını dileyelim !

Hem de sonuna kadar….

TANER YILDIZ

img_3368

Yenikapı sahte ruhu eski hakiki hakaretleri unutturmadı ! 

Usta gazeteci Yılmaz Özdil, parti liderlerinin Yenikapı’daki samimiyetsiz buluşmasını ve birlikte sahneye çıkışlarını, onların daha önce birbirlerini söyledikleri ağır sözleri kullanarak, keskin kalemiyle ve köşeli diliyle yazdığı köşe yazısı, Türkiye’de siyasetin Nasıl yapıldığını ve seviyesini bir kez daha gözler önüne serdi:
İşte o Yenikapı yazısı:

“– Hoşgeldiniz, buyrun.

Hoşbulduk.

– Geç otur şöyle yanıma lütfen… Sana yüzkarası, seviyesiz, kirli dudaklı, pensilvanya maşası, katil esed’in en yakın arkadaşı, dhkp-c avukatı, molotofçu, terörist dediğim için kusura bakma artık.

Rica ederim, sen de n’olur zekat soyguncusu, hırsızların hamisi, başçalan, omurgasız, utanmaz, oynak, cahil, yalancıların şahı, zalim, gözü dönmüş, küstah, insanda biraz utanma olur dediğime bakma lütfen, gönül koyma.

– Yok canım, siyasette küslük olmaz… Sen bana kukla, emir kulu, ışid kafalı, müslüman celladı, din tüccarı, gerikafalı, ormanda mı yetiştin deyince, ben de mecburen sana cibiliyetsiz, dik duramayan, tükürdüğünü yalayan, bonzai muhalefet, çapsız, sığ, iftiracı, ahlak yoksunu, siyasi sapık demek zorunda kalmıştım.

Haklısın, söz konusu vatansa gerisi teferruattır, sen bana paralel çete mensubu, kitap okuma özürlü, Kandil ortağı, amatör şeyhülislam, fırıldak, kıvırma, oy kullanmayı bile beceremedin, yeteneksiz tip deyince, bana da haliyle, pkk tutsağı, bilgisiz, çapsızlığıyla tanınıyor, dünya buna kıçıyla gülüyor, cinsel sapık demekten başka çare kalmamıştı.


– Bi ara sana eli kanlı darbeci, cani ruhlu, soysuz, terör örgütüne üye olduğunu görürseniz şaşırmayın, etrafa zehir saçıyor, hastalıklı ruh hali demiştim, kurban olayım hakaret olarak şey etme yani.

Canın sağolsun, senin için ahlak yoksunu, onursuz, kul hakkı yiyenin alnı temiz olmaz, bunun elleri de temiz değil, yatacak yeri yok, kıvırma olur da 180 derecelik kıvırmayı bunda gördüm, hayatımda bu kadar yalan söyleyen birini görmedim, bir hükümetin devleti nasıl soyduğuna tanık olduk, tipik vaka, ülkeyi yangın yerine çevirdi, maskeni indireceğim, birilerinin önüne yatmış, Hitler’e özenen diktatör bozuntusu, şeref ve namus kavramını sana hatırlatacağım dememe cevap vermeyip, mevzuyu uzatmadığın için asıl ben sana teşekkür ederim.

– Sen de gel bu yanıma otur lütfen, uzak kalma… Sana da vampir, kan emici, ırkçı, kafatasçı, çakma milliyetçi, şehit sömürücüsü, ağzından salyalar akıyor, köksüz, müfteri, alçak, adi, cahil, çirkin, bilinçsiz, pensilvanya ortağı, tahrikçi, eşkıya, bostan korkuluğu, zihniyle dili arasındaki kayış koptu dediğim için darılma lütfen.

Darılmam tabii… Sen de lütfen, çeyrek adam, İsrail bekçisi, siyonist nöbetçisi, kalpsiz, ahlaksız, onursuz, Türk hasmı, kaçak ve karanlık sarayında diktatörlük hesapları yapan 17/25 rumuzlu şahıs, musibet, haçlı müttefiki, vatana yabancı, akli melekeleri yavaşlamış, bilinçsiz, korkak, İmralı canisinin önünde diz çöktü, Kandil’in oyuncağı, bölücülerin maşası, diasporacı, ekmek hırsızı, hayasız, ikiyüzlü, tatminsiz iktidar hastası, saraydaki itlerine kuduz aşısı yaptırsın dememe .

– Aldırmam ben öyle ufak tefek şeylere, merak etme… Sen bana miting meydanlarında, fahiş hata, yakın tarihimizin en yanlış şahsiyeti, arızalı mizaç, kirli surat, demokrasinin önündeki kasis, fitne saçan, bu nasıl müslüman, bu nasıl insan, milli serveti zimmetine geçiren, açgözlü, israfçı, zıvanadan çıkmış, hezeyana batmış, milliyetçilik postuna bürünmüş, aklıyla arasını açmış, klinik vaka, pişkin, hayasız, sanki duvara konuşuyorum, ahlaksız, Allah korkusu yok, günaha girme kaygısı kalmamış, gıybete bel bağlamış, şerefi işportaya düşmüş, şerefsizliğin kara bulutu başının üzerinden ayrılmıyor, Türkiye’yi satıyor, böyle birinin cumhurbaşkanı olması milli manevi depremdir, senin yaptıklarına ancak iblis teşebbüs eder dediğin için… Ben de sana cevaben, bozkurtlarla dolaşıyormuş, insanları hayvanlarla tehdit ediyor, ben eşref-i mahluk olan insanlarla dolaşıyorum demiştim, evladı yok bunun, aile nedir bilmez, çoluk çocuk nedir bilmez demiştim, incitmedim umarım.

Amaaan, ne incineceğim Allah aşkına, lafı bile olmaz… Sen bana, marjinal sol örgütlerin maymunu, harcırahlarımı sadaka olarak sana vereyim, yavru muhalefet deyince, ben de sana mecburen, alçak, zehirli dil, rezil, çakal, senin etrafındakiler insan suretindeki ahlaksız, senin etrafındakiler esfel-i safilindir demiştim, üzmemişimdir umarım.

– Üzülmek ne kelime, helal olsun, böyle ufak tefek dokundurmalar olmasa, tadı olmaz… Hadi hep beraber kürsüye çıkıp el sallayalım.

Çıkalım çıkmasına da, bunca kepazelikten sonra, ahali bunu yer mi yahu?


– Yok be, ne ahalisi… Bırak bunu yemeyi, dün akşam ne yediklerini hatırlıyorlarsa, aha buraya yazıyorum, bavulları toplar sarayı boşaltırım, o derece yani.

– Peki ya medya?


– Medyayı düşünmeyin siz, bu konuda çok şanslıyız, dünyada böyle omurgasız bi medya görülmemiştir, özlenen tablo filan diye çoktan goygoya başlamışlardır. Ama şu seninkileri uyar biraz lütfen, kantarın topuzunu kaçırıyorlar, yalakalıkta bizimkileri geçtiler.

Cin gibisin valla, boşuna şark kurnazı demiyorum ben sana.

– Parti genel başkanı olmasam, direkt sana oy vericem, o kadar takdir ettim yani.

– Anlaştığımıza göre, tamamız galiba, ufak ufak kürsüye çıkalım şiir okuyalım.

Buyrun çıkalım.


Siz önden buyrun lütfen.

Rica ederim, önce siz.


İstirham ederim.


– Israr ediyorum.

Ant verdim.

Ölümü öp.


– E, peki hadi önce ben çıkayım bari, binali ver koçum müziği… hulusi sen de şurdan üç demli çay kap, dönüşte içelim.

Yılmaz Özdil


Ne diyelim ?

Yenikapı’da sahnelenenen ve hiç te samimi olmayan bu siyasi şov, Türkiye’de politikacılık demek fırıldaklık demektir gerçeğini bir kez daha yüzümüze ve çarpmış, gözümüze sokmuştur !

TANER YILDIZ